28 Şubat 2025 Cuma

para evrensel bir değer midir? amacı nedir?

siz sadece elinizdeki kağıtların para olduğuna inandırıldınız ama değil. 
dünyada 1971 yılından beri para kullanılmıyor... nasıl mı? 

ilk zamanlarda her şey güzeldi. kıymetli metallere karşılık gelen çekler bankalar tarafından, gerçek para (altın/gümüş) sahiplerine veriliyordu.

ve bu kağıtlar gerçek bir değeri ifade ediyordu.
bunu şöyle bir örnekle anlatmaya çalışalım..
pantolonuzu kuru temizlemeciye götürdünüz. kuru temizlemeci bunun karşılığında size bir teslim fişi verdi. o kağıdı götürüp pantolonuzu geri alacaksınız...

normalde o kağıdın hiçbir değeri yoktur; değeri olan pantolonuzdur. eğer pantolon olmazsa kağıt hiçbir işe yaramaz.

kağıt para da böyledir. aslında para değil, gerçek parayı (altını/gümüşü) temsil eden bir fiştir. arkasında gerçek para olmadığı sürece hiçbir gerçek değeri yoktur.

bu para sistemi 1913 yılında fed'in kuruluşuna kadar güzel bir şekilde devam etti ve ticarete de katkı sağladı..

fed’i kuranlar özel bankaların sahipleri, yani bugünkü küresel sermaye elitleriydi.

nam-ı diğer "faiz lobisi"... 
ardından kağıt paranın arkasındaki altın oranı 10/6 olarak değiştirildi.

artık kısmi şekilde "fiat" para sistemine geçilmiş oldu.

"fiat" latincede “olsun” anlamına gelen bir kelimedir. birileri paraya “ol” der ve o da sözde oluverir..

bunun türkçe'deki kullanımı ise “iradi para” sistemidir. yani altın ve gümüşe değil, sadece iradeye dayalı "para" ... 

bu, menatorların kurguladığı üç aşamanın birincisiydi. artık dolar’ı onlar basıyordu.
ikinci aşamada ise dolar’ı dünyanın ortak döviz rezerv birimi haline getirdiler.

bu 1944 yılında 44 ülkenin imza attığı bretten woods anlaşmasıyla oldu..

1971’e gelindiğinde, başkan nixon döneminde dolar'ın arkasındaki altın oranını sıfıra indirdiler.
yani keyfi olarak istedikleri kadar para basabileceklerdi. buna “nixon shock” dendi.
bretten woods anlaşması resmen feshedildi ama bretten woods sistemi fiili olarak devam etti.
şimdi gelelim işin en rahatsız edici boyutuna;

şu an dünyadaki bütün ülkeler “fiat” yani “iradi para” basıyorlar. kısaca gerçek bir karşılığı olmayan, sadece iradeye dayalı kağıtlar.

fiat (iradi) para üretimi devletler eliyle yapılan bir nevi kalpazanlıktır. buna "fiat" para sistemi denir.

1971'den beri sürdürülen bu sistemin çöküşü yaklaştı ve sonu hiç iyi olmayacak.
şöyle bir örnekleme yapalım;

diyelim ki piyasada sadece 2 lira var. yani hükümet, merkez bankasına 2 liralık tahvil vermiş ve karşılığında bu 2 lira basılıp, piyasaya sürülmüş. ama tahvilin bir de faizi vardır.
öyleyse soru şu olmali:
piyasada sadece 2 lira varken, bu 2 liranın faizini hükümet hangi parayla ödeyecek?
diyelim ki faiz de 1 lira olsun...

cevap: faizi ödemek için 1 lira daha basacak… ama şimdi 3 liranın faiziyle karşı karşıya kaldı ve piyasada sadece 2 lira var. öyleyse 3 lira daha basılıp piyasaya sürülmesi gerek. bu yapıldı diyelim, bu sefer de 6 lira daha basmak zorundasınız.

bu böyle sürer gider, sürekli faiz ödersiniz.
bu tür bir sistemin sürdürülebilirliği yoktur sadece bir süre yaşar ve sonunda hiperenflasyonla son bulur.

şu an içinde bulunduğumuz sistemi de korkunç bir son bekliyor. fiat (iradi) para sisteminde "para" borç olarak yaratılır.

bu borç devlet tarafından üstlenilmiş gibi görünür ve adına tahvil denir. ve tabii ki bunu ödeyecek olanlar her zaman halklardır.

bir ülkede yaratılan iradi para tabanı, o toplumun ödeyebileceği sınırı aştıktan sonra artık öyle bir noktaya gelmiştir ki basitçe üç kelimeyle tanımlanabilir: "gelecek nesilleri borçlandırmak" 

peki ne hakla? 
ama şu anda tüm dünyada yapılan tam olarak budur.

fiat para sistemi tarihte birçok kez uygulandı ama şimdi ilk kez küresel boyutta ve sistemin bütün çarkları iç içe geçmiş.

tarihte 11.yy.'da çin'de,
12. yy.'da britanya'da,
18. yy.'da fransa'da, vs. çeşitli defalar altın ve gümüş diskalifiye edilerek, fiat para uygulamaları gerçekleştirildi.

hepsi sonunda hiperenflasyon yaşayarak çöktü. basılan bütün kağıt paralar pul oldu ve insanlar bütün varlıklarını kaybettiler.
bu durum fiat para sisteminin kaçınılmaz sonucudur. ama bunların hepsi yereldi.

aynısını bu sefer küresel ölçekte yaşayacağız. devrilen bono piyasalarının yarattığı domino etkisiyle; tüm dünyada, aynı anda. üstelik yakın bir gelecekte. bütün balonlar patlayacak ve uyuyan toplumlar acı içinde uyanacak ama o gün geldiğinde ellerinden hiçbir şey gelmeyecek.. 

bunun doğuracağı sonuçları hep birlikte izleyeceğiz. tarihin çok önemli bir dönüm noktasındayız. mevcut sistem, geri döndürülebilecek kritik sınırı çoktan aştı.

çünkü ödenemeyecek kadar borç yaratıldı. ayrıca türev balonu, bonolardan cok daha tehlikeli boyutlara ulaştı..
2018 verilerine göre dünya piyasalarındaki türevler 1.5 katrilyon doların üzerinde. türev bir çeşit kontrattır. mesela altın ve gümüş kontratları.

ortada gerçek metal olmadığı, sadece ödeme taahhüdü olduğu için bunlara "paper gold" (kağıt altın) ve "paper silver" (kağıt gümüş) da diyorlar. türetilmiştir. bunlar bir örnekti, bunun gibi milyon çeşit türev kontratı var.

peki dünyadaki bütün reel varlıkların (evler, arabalar, araziler, fabrikalar, makinalar, üretilmiş mallar ve diğer her şeyin) toplam değeri ne kadar?
300 trilyon dolar olduğu tahmin ediliyor.
türevler ise 1.5 katrilyonun üzerinde, yani dünyayı 5 kere satsanız, yine de türev kontratlarıyla verilen taahhütleri ödeyemezsiniz.

geçmiş örneklerinde yaşanmış olduğu gibi. Ama çok ve çok daha büyüğü... şu an elinizdeki kağıt paralar tarihe karışacak. ve dünya yeni bir para sistemine geçmek zorunda kalacak... 

not: bu yazı, twitter da yayınlanmış bir flooddan alıntılar yapılarak yazılmıştır. 


25 Şubat 2025 Salı

adalet, sevgi, intikam ve düşünme becerisi üzerine...

insanlar neden adil değil yada adil olmaya çalışmıyorlar?


adalet sembollerinin tümünde teraziyi elinde tutanın gözleri her zaman bağlıdır. çünkü adalet herkes içindir. kişi seçmez-seçemez adil olan yada adaleti tesis etmeye çalışan kişi... 

üstteki soruyu cevaplarken, insanlığın temel düşünce yetisinin nasıl şekillendiğini ve duyguların aklı ne şekilde gölgede bıraktığını incelemek gerekir. 

insan; iştah, şehvet, öfke ya da arzu gibi yoğun duyguların kontrolü altında kaldığında, sağlıklı düşünebilmesi güçleşir (çoğu zaman olanaksızdır). 

aklın gerçek bir kuvvet olarak ortaya çıkabilmesi için, insanın iç dünyasındaki duyguları kontrol altına alması (yok etmesi değil kontrol etmesi) elzemdir. çünkü insan davranışlarını yöneten duygular faal olduğunda, aklın etkinliği devre dışı kalır. oysa akıl faal hale geldiğinde, duygular tamamen yok olmamakla birlikte insan duygularını yani iradesini ve davranışlarını kontrol eder hale gelir. 

adalet, herkesin hakkettiğini aldığı, bireysel beklentilerin ötesinde, evrensel (yada toplumsal) düzene dair bir ifadedir. bu düzen, kişisel acı ve öfkenin ötesine geçerek, toplumun ortak yararını ve birlikteliğinin barış içinde sürülebilirliğini gözetir. 

buna karşın, intikam; kişinin derin yaralarından beslenen, öznelliğin ve yoğun duygusal tepkilerin bir yansımasıdır. örneğin, bir cinayet vakasında, mağdur ailenin hissettiği acı ve öfke, intikam arzusunu tetikleyebilir. fakat toplumun ortak iyiliği ve düzeni gözetilerek verilen mahkeme kararları, kişisel duyguların ötesine geçip, toplumsal barış ve düzeni tesis etmeyi hedefler.

bu noktada, adalet her canlının hak ettiği saygıyı ve eşitliği sağlama arzusundan doğar. gerçek adalet, yalnızca bir bireyin intikam arzusunu tatmin etmekten ziyade, tüm toplumun yararına hizmet eden evrensel ve tarafsız bir normdur.

örneğin, adalet sistemi içinde yer alan rehabilitasyon yaklaşımları, suçlunun yalnızca cezalandırılmasından ziyade, topluma yeniden kazandırılmasını amaçlar (özellikle maktul yakınları katilin cezaevinde dahi olsa yaşıyor olmasına intikam duygusunun baskın gücü sebebi ile tahammül edemez genelde). 

bu yöntem, intikam duygusunun yarattığı yıkımın önüne geçilmesini hedefler; çünkü mağdur ya da mağdur yakınları, yaşadıkları öfke patlaması sonucu adaletten ziyade intikam isterler. suçluya verilen cezalar genelde mağdur ya da yakınlarının beklentilerini tatmin etmekte yetersiz kalır. 

oysa ceza sistemi, can yakmayı ya da intikam almayı amaçlamaz. aksine, toplumsal düzen dikkate alınır ve suçlu dahi insan olarak düşünülür. 

suçlunun hapsedilmesi, yalnızca onun canının yanması için değil, aynı zamanda kendisine daha fazla zarar gelmemesi için öngörülür. yani, mahkeme kararları, suçluyu dahi göz önünde bulundurarak toplumsal barışı esas alır. ancak mağdur ya da mağdur yakınları, yoğun öfkelerinin etkisiyle durup düşünmeyi yani toplumsal dengeyi kavrayamazlar.

bireysel düzeyde garip bir şekilde, adalet dendiğinde çoğu zaman adalet kelimesi ile intikam kastedilir. insanların ağzından kelimenin adalet şeklinde çıkması önemli değil, o kelime ile talep edilen beklenti, kelimeye yüklenen anlamı ortaya koyar. adalet diyenlerin sadece öznel bir beklentiyle yola çıktığını düşünürsek, öznel olduğu için intikam istiyor ama bunu adalet kelimesi ile resmediyorlar dediğimizde yanılıyor olmayız. 

mağdur olanlar ya da acı çekenler, yaşadıkları mağduriyetin karşılanmasını ya da kendilerine acı çektirenin aynı ya da daha fazla acı çekmesini dilerler. oysa bu beklenti, adaletin sağlanmasından ziyade intikam isteğinin bir göstergesidir. yani menfaate dayalı, kişisel çıkarların ön planda tutulduğu bir yaklaşımdır.

benzer bir durum, sevgi ilişkilerinde de gözlemlenir. menfaatler karşılandığı sürece sıradan insanlar diğerlerini severler. fakat sevdiklerinizin sizin inandığınız değerleri sorgulaması, farkında olarak ya da olmadan aşağılama şeklinde tezahür ederse, sevgi yerini öfkeye bırakır. 

demek ki, sevgi beklenti ile doğru orantılı olarak şekillenir, yani menfaate dayalıdır. 

aileden olmayan biri yaşamınıza pozitif yönde katkıda bulunmuyorsa, onu sevmek zorlaşır. hele ki negatif etkisi olan birini sevmek neredeyse imkânsızdır. 

bu durum, sevginin menfaatlerle doğrudan ilintili olduğunu gözler önüne serer. aile gibi, aidiyetin kanla mühürlendiği ilişkiler farklı bir boyuta sahip olsa da, aile içinde dahi sevgi çoğu zaman baki değildir. 

sevdiğiniz kişinin, sizin sevmediğiniz ya da tahammül edemediğiniz davranışlar sergilemesi durumunda, her şey yolunda giderken bir anda  sevgi öfkeye dönüşür.

konumuza dönecek olursak, adalet ile intikam arasındaki ayrım, birinin insan aklına ait bir değer, diğerinin ise insanın hayvani tarafının kendisinden kaçınamadığı bilinç dışı bir saplantı olmasıdır. 

adalet, herkes için geçerli olan, bireysel çıkar ve acıların ötesinde, ortak yaşamı koruyan (yada mümkün kılan) bir anlayışı temsil ederken; intikam, çoğunlukla bireysel hüsran ve acıların yansıması olarak ortaya çıkar. 

bu farkındalık, ne yaşarsak yaşayalım adaletin evrenselliğini koruyabilmek için intikam arzusunu, yani duygularımızı aşmamız (ya da kontrol edebilmemiz) gerektiğini bize hatırlatır.

dolayısıyla, sıradan bir sevgi anlayışının dahi menfaate dayalı olduğunun bilincinde olan aklı başında bir insan, konu ne olursa olsun duygularını kontrol altına almalı ve menfaate dayalı sevgi ile intikam benzeri duygulardan mümkün olduğunca kaçınmalıdır. 

böylece, adalet ve özgürlük gibi evrensel değerler yaşamında yer bulabilir. 

aksi halde, bencil bir sevgi ya da intikam duygusu içinde mutsuz bir yaşamın eşiğine düşülür. 

dahası, duygular bu denli yoğun yaşandığında, insanın sağlıklı düşünmesi hatta düşünmesi bile söz konusu olmayabilir... 

22 Şubat 2025 Cumartesi

sorular ve tepkiler... düşünsel bağlamlarda sorgulamanın (yani düşünmenin) doğası...

insan zihni, kendisine yöneltilen sorulara verdiği tepkilerle kişiliğini, dolayısı ile düşünsel haritasını (düşünme becerinin olup olmadığını) resmeder. 


bir soru, yalnızca bilginin sorgulanması değil, aynı zamanda muhatabının zihinsel, etik ve duygusal durumunu da yansıtabilir. öyleyse, bir sorunun neden dirençle karşılandığını, neden bazı bireylerin sorulara karşı sert (dogmatik) tepki verdiğini ve neden bazılarının daha sakin (tarafsız) yanıt ürettiğini anlamak, insanın düşünsel ve psikolojik yapısını incelemek açısından önemlidir.

basit bir örnek; bir teknisyene "teknisyenler puan kapmak (başarılı izlenimi vermek) için dalavere yaparlar mı, yaparlarsa ne kadar yaparlar?" diye sorulduğunda, bu soruya verilen tepki teknisyenin kendisiyle ve mesleki duruşuyla doğrudan ilişkilidir. eğer teknisyen, mesleğini tutkuyla icra eden, etik değerlere bağlı, inovasyon ve çözüm odaklı bir bireyse, soruya büyük olasılıkla şöyle yanıt verecektir; 

"teknisyen işini tutkuyla ve gayretle yapar, böyle hilelere başvurmaz. başarı, teknisyen için zaten işini düzgün yapmakla kendiliğinden gelir."

ancak, işlerini mesleki tutku ve dürüstlükten uzak bir şekilde yürüten bir teknisyen, bu soruyu doğrudan kişisel bir saldırı olarak algılayabilir ve savunmacı bir tepki verebilir;

"sen nasıl böyle konuşuyorsun? biz ne zaman böyle bir şey yaptık? bunu söyleyerek ne demeye çalışıyorsun?"

burada dikkat edilmesi gereken nokta, sorunun tarafsız doğasına rağmen muhatabın bu soruya verdiği yanıtın, onun iç dünyasıyla ve mesleki duruşuyla doğrudan ilgili olmasıdır. kendisinden emin olan bireyler, soruları bir tehdit olarak algılamazken, kendi etik duruşundan (kendi potansiyelinden) şüphe edenler soruları kişisel bir saldırı olarak yorumlayabilir. 

aynı problemi genişletilmiş bağlamda sosyal, dini ve politik tepkiler üzerinden ele aldığımızda "insanlık gelişiyor mu yoksa zamanla geriliyor mu?" diye yeni bir soru ortaya çıkacak ama özgürce düşünebilenler karşısına yanıt vermesi çok zor sorular çıkacak (belki de evrensel kabulleri yerle bir olacak) diye soru sormaktan yani düşünmekten vazgeçmezler...

ele aldığımız fenomen yalnızca standart meslek grupları ile sınırlı değildir. tarih boyunca dini, siyasi, bilimsel ya da ideolojik inançlara yönelik sorular da benzer tepkilerle karşılanmıştır. bir bireyin ya da grubun, savunduğu fikre dair yetersiz (yada çelişkili) kanıya sahip olması, sorulara karşı savunma mekanizmasını devreye sokar. burada önemli olan, bilginin eksikliğinin (yada kişisel-psikolojik-sosyololik problemlerin) soruyu bir saldırı gibi algılamaya sebep olmasıdır.

örneğin, bir siyasi figür veya partiye dair eleştirel bir soru yöneltildiğinde, gelen tepkiler genellikle iki uçta şekillenir;

1 - objektif ve dolayısı ile tarafsız olup tüm siyasiler üzerine düşünme cesareti olanlar soruları nesnel bir şekilde ele alır ve rasyonel yanıt üretirler yada üretmeye gayret ederler. 

(böylesi düşünen şahıslar tüm siyasilerin eksileri ve artıları hakkında özgürce konuşabilirler. savunma yapmaları yada savaş vermeleri gerekmez.) 

2 - ideolojik-duygusal bağlılığı olanlar (bağımlı yani özgür olmayanlar) kendi ideolojilerine yöneltilen soruları direk saldırı olarak algılar ve düşünmeye cesaret edemezler. 

(böylesi bireyler, tuttuğu parti yada idolü olan kişiler (ideolojisi) hakkında sorulan aykırı sorulara tahammül edemez, soruyu saldırı olarak algılar ve savunmaya geçerler en iyi ihtimalle. genelde karşı saldırıya geçerler maalesef 🤭)

bağlamı biraz daha genişletip bu durumu şu tür sorular üzerinden sosyolojik bir analiz olarak resmedebiliriz;

- ekonomi ve ahlakın (yada etiğin) 20 yıllık gerileme grafiği ortada iken (bu durumu görmezden gelen birini dikkat almaya gerek yok), erdoğan’ı yeniden iktidara getirmek için mantıklı bir gerekçe var mı? 
20 yıldır adım adım zenginler daha zengin fakirler daha fakir hale geldiyse, toplumsal eşitlik ve adalet her geçen gün ulaşılamaz hale geliyor demek yanlış mı?

- imamoğlu, istanbul’daki hangi sorunu çözdü de (çözemediği gibi basına açık bir soru cevap programında; bazı yaşanan problemleri yalanladı, seçim öncesi verdiği vaadlerin bir kısmının yalan olduğunu itiraf etti, bazı vaadlerini ise hatırlamadığını söyledi 😁. istanbulda kaos olduğu sırada tatile gitmesi bahsi diğer) ülke sorunlarını çözebileceği düşünülüyor?

-ülkeyi yönetmesi için halkın seçtiği vekiller ve seçim yapan insanlar hangi niteliklere sahib olmalı? örn; platon devlet adlı eserinin 6. kitabında gemi alegorisi üzerinden devlet kadrolarının ve seçimin nasıl olması gerektiğini resmetmeye çalışır. gemi kaptanı; zorunlu olarak gemi mekanizması, mürettebat olduğu için sosyoloji, psikoloji ve anatomi, gemi doğada yol aldığı için doğa bilgisi, gemi limanlara girip çıktığı için uluslararası ilişkiler konusunda eğitimli olmak zorundadır... gemi yol alırken kaptan ölürse yerine oğlunun - yeğeninin - vekilinin atanması söz konusu olmadığı için seçim yapılmalı yani kaptan olma niteliklerine sahip olduğunu iddia eden kişiler aday olmalı ve mürettebat aralarından bir seçim (demokrasi - tartışma - düşünme) yapmalıdır. ama mürettebat, kaptanın nitelikleri konusunda eğitimli değilse nasıl adaylardan daha yetkin - eğitimli olanını seçebilir ki? 

- allah sever, allah korur, allah yardım eder diyorsunuz ama neden allah’sız toplumlar daha güçlü ve başarılı görünüyor?

- kur'an (yada kuran çevirileri), bir yerde "allah saptırır", diğer bir yerde "allah hidayet eder" diyor. bu bir çelişki değil mi?

- ister hristiyanlık, ister yahudilik, ister müslümanlık farketmeksizin eldeki dini açıklamalara bakıldığında tarih boyunca tüm dinlerin zibilyon tane yorumunun yapıldığını görmek mümkün. yorumların farkları mezhepleri (her dinde onlarca hemde) ortaya çıkarmış. hiç bir yorum bizim için sorun değil ama şimdi biz yeniden yorumlayıp aykırı bir anlama ulaştığımızda bu neden sorun oluyor ki bazıları için? nihayetinde insan doğası gereği biz de dinsiz felan değiliz. sadece ∞ tane olan din yorumuna bir yenisini ekliyoruz. 
∞+1=∞ olduğuna göre bizim yorumumuz istediği kadar aykırı olsun, bu neden sorun oluyor ki bazıları için? 

- bilim ve teknoloji insanlığın kurtuluşu deniyor ama bilim ve teknoloji doğayı ve canlılığı tehdit eden en temel unsur değil mi? egzos gazı soluduğumuz gerçek değilde bir yanılsama mı acaba? ilaç şirketleri her geçen gün büyüyor (dahası bazı ilaçlar öldürüyor galiba) ama hastalıkların sayısı artıyor iken dso'nun insan sağlığına olumlu katkısı olduğunu söylemek çelişki değil mi? 
her yeni yıl ilaç şirketleri büyüyor (hatta büyüme hedeflerini kendi sitelerinde paylaşıyorlar) ise her geçen yıl hastalıklar artıyor demektir (ki realite ortada, artıyor - yenileri türüyor) ve dolayısı ile bilim ve teknolojinin insanı tedavi ettiğini (sağlıklı kıldığını) iddia etmek realite ile çelişen bir söylem değil mi? 
her geçen gün doğayı yok ediyor her yeri beton ve demir yığınları haline getiriyoruz. dünyayı doğasından koparmak canlılığı yok eden bir yaklaşım değil mi? (bkz son 100 yılda yok olan canlı türleri ve ekosistem) 
bilim doğa ve dolayısı ile canlılığı yok eden sadece bir slogan mı acaba? 

- bazıları için şu an dahi en ideal yönetim biçimi olan devleti osmaniye yasası olan kanuni esasinin 5. maddesi insan aklı ve onuruyla ve hatta islam dini ile çelişen bir durum değil midir? nihayetinde padişahta insandır, ölümlüdür ve ölmüştür. onun nefsinin gayri mesul ve muhakkes olması akıl ve mantık açısından (dahası kuran açısından) imkânsızdır. kuran açısından kuddus olan allah'tır... yanılıyor muyum acaba? 
kanuni esasi (1876) madde 5.- zatı hazireti padişahinin nefsi hümayunu mukaddes ve gayri mesuldür...

- mutlak monarşinin çöküşünden sonra 1971 de oluşturulan fransa'daki ilk yazılı anayasayı benimseyen türkiye cumhuriyeti kurucu kadroları neden fransızlar 2 sene sonra (1793) bu anayasayı baştan aşağı güncellemesine rağmen yıllarca olduğu gibi benimsemeye devam ettiler? 
yazan yazdığından 2 yıl içinde vazgeçmiş (öyle olması gerekiyordu çünkü ihtilal sonrası alel acele yazılmıştı bu anayasa) biz onu 1961 e kadar benimseye devam etmişiz. burada mantıksal bir problem yok mu acaba? 
fransız anayasasının kanuni esasiye nazaran, insan onuruna yakışan taraflarının olması bahsi diğer... (slogandan öteye geçememesine rağmen) 
1921 anayasası madde 1.- (özgün hali) hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir... 

-demokrasinin en ideal yönetim biçimi olduğu iddia ediliyor. parmak kaldırma yöntemi ile sağlam ideallere ulaşmak ne denli mümkündür? eğitimli olup olmadığına bakmaksızın çoğunluğu dikkate alarak karar almak sürüye uymak değil midir özünde? dahası dünya üzerinde demokrasi ile yönetilmesine - seçim yapmasına rağmen kendi kendini yöneten bir toplum göremedik daha 🤭... bundan iyisi var mı yok mu bahsi diğer ama burada bir sorun yok mu sahi? 

sorular, düşündürmek içindir, sadece düşünmek. eylemek (düşünceyi eyleme taşımak) düşünmekten sonra gelebilir yada olanaksız olabilir. bu bir bahsi diğer ama düşünmek her halukarda mümkün olmalıdır. 

ancak sorular ve sorulara verilen tepkiler, muhatabın düşünmesinin mümkün, ne kadar sağlam veya kırılgan olduğunu gösterir. bir kişi ya da toplum, soru sormaya korktuğunda ya da sorulara açıklıkla yanıt veremediğinde ya da savunmacı bir tutuma büründüğünde, aslında içsel bir çelişki yaşadığı ortaya çıkar.

soruların tabu haline gelmesi ve düşünce özgürlüğü... 

düşüncenin konusu olmayan her şey, bir tabu ya da dogmadır. özgürce soru sorabilen ve sorulara açık olmak, düşüncenin ve bilginin gelişimi için olmazsa olmazdır. kalabalıkların sorular karşısındaki refleksi incelendiğinde, ateist, dindar, sosyalist ya da herhangi bir ideolojinin mensubu olan insanların da bir noktada dogmalara sarıldığı görülür. bu dogmalara sarılma hali, sorulara karşı sert tepkiler doğurur. çünkü dogmalar, sorgulanamaz olarak kabul edilen inançlardır (yani insanlar ateist olduğunu iddia etse dahi inançlıdır bir bakıma). 

otun ağacın kedinin köpeğin bilgisi düşüncesi hayalleri kavramları değerleri idealleri, geçmiş ve gelecek hakkında değerlendirmeleri yani çözümleme yetisi olmamasına rağmen insan genellikle kullanmamayı seçmesine rağmen bu yetiye sahiptir. bir arabanız var ama kullanmıyorsunuz... ne kadar acı bir durum. özürlü olmalı muhtemelen araç sahibi. eli kolu ayağı ya da gözü yoktur herhalde 😢

soru sormak; bilmenin, öğrenmenin, çözümlemenin en temel yöntemidir. ama toplumlar, bireyleri düşünmek yerine inandıkları şeylere sıkı sıkıya bağlanmaya yönlendirdiğinde, sorulara verilen tepkiler duygusal ve savunmacı bir hal alır. insanlık tarihi boyunca, bir ilerleme olmuşsa bu ilerleme sorularla mümkün olmuştur. bu yüzden, hangi konu olursa olsun, soruların özgürce sorulması ve özgürce cevaplarla değerlendirilmesi gereklidir.

sonuç; sorulara karşı direnç neden oluşur?

sorulara karşı gösterilen direnç, bireyin ya da toplumun entelektüel yeterliliğiyle doğrudan ilişkilidir. bilgiye ve düşünceye açık olan bireyler ve toplumlar, soruları bir tehdit olarak değil, bir fırsat olarak görür. bilgi eksikliği dogmatik bağlılığa, kişisel (zihinsel) problemler ise soruları bir saldırı olarak algılamaya yol açar. 

bu noktada kritik soru şudur; sorgulamaya ve düşünmeye cesaretimiz var mı? yoksa soruları, kendi inanç sistemimize yönelik bir tehdit olarak mı görüyoruz? gelişim ve ilerleme, bu sorulara vereceğimiz dürüst yanıtlarla şekillenecektir...

dahası, yukarıda yaptığımız çözümleme doğru ise bu çözümlemenin sonunda karşımıza çıkmasının muhtemel olduğunu varsaydığımız soru ile yüzleşmek durumundayız. insanlık gelişiyor mu yoksa geriliyor mu? bilgisayar ve telefonlar tabi gelişiyor ama insan bilinci burada konu ettiğimiz mesele. her yeni gün yeni yeni dogmalar ürettiğimizi ve cesaretimizin değil de endişe ve korkularımızın arttığını dikkate alırsak radikal olsa dahi bu soruya yanıt vermek çok da zor değil aslında. ama tabi özgür bir bilinç, cesaret, objektif olmak, kalabalıklara, genel kanılara rağmen düşünebilmek gibi parametler söz konusu... ☑️

yalakalık üzerine...

yalakalık genelde ahlaki bir kusur olarak algılanır. sanki kişinin karakterindeki bir zayıflıktan doğuyormuş gibi.  fakat mesele...