21 Mart 2025 Cuma

evrensel ve akli bir değer olarak özgürlük


özgürlük kavramı insanlık tarihi boyunca en çok konuşulan ve en fazla yanlış anlaşılan kavramlardan biri olmuştur. birçok kişi özgürlüğü hadsizlik, kuralsızlık ve yasasızlık olarak görür. oysa böyle bir anlayış ne akla ne mantığa ne de insan olmaya uygundur. çünkü yasa olmadan özgürlük olmaz. yasa, özgürlüğün varlık sebebidir ve onu anlamlı kılan çerçeveyi oluşturur. 

hukuk ise yasaların, toplumsal düzeni ve adaleti sağlamak amacıyla oluşturulmuş sistemidir. özgürlüğün korunabilmesi için yasa ve hukukun varlığı zorunludur. yasa koyucu yada hukukçular olsun yasa olmasın... 

eğitimsiz bir bilincin bunu kavramasının zor olduğu bilindiği için devlet kavramı yaşamda yer bulmuş ve insanlar yerine devlet çalışanları düşünür hale gelmiş ve artık zorunlu olarak eğitim aracılığı ile doğru insanlar tarafından keşfedilir değil devlet tarafından empoze edilir olmuştur. ama biz eğitimli bir bilince var olduğumuzu varsaydığımız için bu problemi atlaratarak bahse konu edindiğimiz özgürlük üzerine düşünmeye devam edeceğiz. 

bir yanılgı olarak özgürlüğü herkesin canının istediğini yapması olarak düşünürsek, bu durumda başkalarının haklarını yok saymış oluruz. örneğin, futbol oynarken herkes kendi istediği gibi kurallara uymadan hareket ederse maç oynanamaz. biri topu eline alır, diğeri kaleyi yerinden söker, bir başkası oyunu bırakıp gider. böyle bir ortamda kimse ne eğlenebilir ne de oyunu oynayabilir. 

işte hayat da böyledir. özgürlük, sadece istediğini yapmak değil, başkalarının da özgürlük hakkı olduğunu bilmek ve buna göre hakaret etmektir. yani bu konu hukukçular yada devlet gibi kurumlardan ziyade insan bilincinin konusudur. 

hatalı bir özgürlük anlayışının tarih boyunca pek çok kötü örneğini biliriz. fransız devrimi, özgürlük için başlamış ama binlerce insanın ölümüne sebep olmuştur. 


çünkü özgürlük evrensel kurallar olmadan yaşanamayacak bir şeydir. eğer insanlar "ben özgürüm, canım ne isterse yaparım" yada "ben inandığım şeyi yaparım" derse, güçlü olanlar zayıf olanları ezer. böyle bir dünyada yaşamak ister miyiz? yada yaşam sürdürülebilir mi? herkesin hayvanlar gibi canının istediğini yaptığı ve radikal arzularının peşinden gittiği - kosun hüküm sürdüğü bir ortamda gerçek özgürlük olabilir mi?

bunu günlük hayatta da görebiliriz. trafik kuralları özgürlüğü kısıtlamak için değil, herkesin güvenli bir şekilde yolculuk yapabilmesi için vardır. eğer herkes kırmızı ışıkta geçerse, kaza olur ve insanlar zarar görür. "ben özgürüm, kırmızı ışıkta da geçerim" diyen biri aslında başkalarının özgürlüğünü yok saymış olur. özgürlük, sorumlulukla birlikte gelir. 

işte bu noktada yasa ve hukuk devreye girer. yasa, bireylerin özgürlüğünü sınırlandırarak toplumun düzen içinde yaşamasını sağlarken, hukuk ise adaletin gerçekleşmesini ve yasaların eşit şekilde uygulanmasını güvence altına alır. 

aslında yasa zorunlu ve kaçınılmaz olan hukuk ise akli bir ilkedir. doğa yasaları denir hani, kaçınılmaz olandır doğa yasaları. ama insan ve hatta doğayı dikkate alarak herkesin hakk ve hürriyetini konu edindiğimizde artık hukuktan bahsediyor oluyoruz.

bazı insanlar çalışmak zorunda olmayı özgürlüğün kısıtlanması olarak görür. ancak çalışmak, hayatı devam ettirmenin kaçınılmaz bir yoludur. eğer biri yaptığı işten memnun değilse, yasalara uygun şekilde işini bırakabilir ve kendisine yeni bir yol çizebilir. önemli olan, akılcı ve bilinçli seçimler yapmaktır. kimse bir işte zorla tutulamaz, ancak sorumluluk almak da özgürlüğün bir parçasıdır. hukuk, iş hayatında da adaletin sağlanmasını gözetir. insanlar sözleşmeler yoluyla iş ilişkilerini belirler, haklarını ve yükümlülüklerini bilerek hareket eder. 

bedensel kısıtlamalar da özgürlüğün bir engeli değildir. "nefes almak zorundayız, o halde özgür değiliz" demek safsatadır. yemek yemek, uyumak, yaşamak için gerekli hatta zorunludur. bunlar doğanın yasalarıdır ve bunları özgürlüğü kısıtlayan şeyler olarak görmek cehalettir. 

özgürlük, zorunlulukları kabul edip, onların içinde bilinçli kararlar verebilmektir. zorunluluklarla akıl mücadele edemez zaten. istediğiniz kadar mücadele edin 2*2=5 etmeyecektir. o halde bununla savaşmak ahmaklıktır. 

braveheart filminde william wallace'ın ünlü sözü  "onlar bizim hayatlarımızı alabilir, ama asla özgürlüğümüzü alamazlar." ile bahsedilen özgürlük, fiziksel bir durum değildir. özgürlük, insanın iradesiyle, baskı altında kalmadan, riskleri göze alarak kendi kararlarını verebilmesi demektir. hemde bazen en radikal şekilde (wallace'ın idam edildiği an dahi özgür olması gibi). 

hadsizlik değil ama özgürlük, başkalarının haklarını çiğnemeden, akıl ve vicdanla hareket etmektir. ancak bunun sağlanabilmesi için hukukun bilinç düzeyinde benimsenmesi gereklidir. hukuk, her bir bireyin özgürlüğünü koruyarak, toplumsal düzenin adil bir şekilde devam etmesini sağlar.

sonuç olarak, özgürlük düzensizlik, kaos ya da başına buyrukluk değildir. gerçek özgürlük, başkalarının haklarını da gözeterek bilinçli ve sorumlu seçimler yapabilmektir. başkalarının özgürlüğünü benimsemeden özgürlük olmaz. yani özgürlük yüksek bir bilinç gerektirir. 

eğer herkes "ben özgürüm, istediğimi yaparım" derse, ortada ne akıl kalır ne huzur kalır ne de düzen. bu yüzden, özgürlüğün anlamını doğru kavramak hem bireyler hem de toplumlar için çok önemlidir.

devlet kurmuş olmanız ve dolayısı ile anayasanızın olması dahi bazen özgürlüğün yaşamda yer bulması için yeterli değildir. 

örneğin evrensel insan hakları bildirgesini yazan insanlar kölelerini serbest bırakmayıp özgürlüğü kendileri ve kendilerinden olanlar için değer olarak görmüşlerdi. 

tam metin;

https://www.hsk.gov.tr/eklentiler/dosyalar/9a3bfe74-cdc4-4ae4-b876-8cb1d7eeae05.pdf

köleleri ile olan ilişkileri ve kölelerine bakış açıları;

https://www.monticello.org/thomas-jefferson/jefferson-slavery/

demekki özgürlük bireylerin bilişsel gelişimi ile mümkün ve evrensel bir değer haline geldiği an herkesi kuşatan bir değerdir ve dünya ancak bu şekilde ideal bir yaşam alanı olabilir. aksi halde herkesin özgürlük demesi, anayasa oluşturması ve hukuk devleti kurması dahi herkesi içine alan bir özgürlük için yeterli değildir. 

ama aklın yetkinliği sayesinde biliriz ki, diğer herkes bencil bir özgürlük anlayışına sahip olsa yada çarpık bir hukuk sistemi inşa etse dahi yine de biz özgür olamayı tercih edebiliriz. bkz william wallace... 

özgürlüğün etimolojisine bakacak olursak, türkçede "özgür" kelimesi "öz" ve "gür" kelimelerinin birleşiminden türemiştir. "öz" kelimesi, bireyin kendisine ait olan, saf ve içsel olan anlamına gelirken, "gür" kelimesi ise güçlü, engellenmemiş ve serbest anlamlarına gelir. bu bağlamda "özgür", bireyin kendi özüyle, kısıtlanmadan ilkeli bir şekilde var olabilmesi demektir. ilke zorunludur çünkü konu hayvan değil imsan (hatta hayvanların yaşam hakkı için dahi insanların ilkeli olması zorunludur)... 

ingilizcede "freedom" ve "liberty" gibi kelimeler özgürlüğü ifade eder. "freedom", eski ingilizce "freodom" kelimesinden gelir ve "bağımsızlık, ayrıcalık" anlamlarını taşır. 

"liberty" ise latince "libertas" kökünden gelir ve daha çok hukuki ve sosyal haklarla bağlantılıdır. 

eski yunanca'da "eleutheria" kelimesi de özgürlüğü ifade eder ve bireyin baskı altında olmadan kendi kararlarını verebilmesi anlamına gelir.

hukuk kelimesi arapça kökenlidir ve "hak" kelimesinden türemiştir. hak, bireyin sahip olduğu doğal veya yasal yetkilerdir. hukuk ise bu hakların düzenlenmesi ve korunması için oluşturulmuş kurallar bütünüdür. 

latince "ius" kelimesinin de hukuk anlamına geldiği söylenmiş ve adalet ile doğrudan ilişkilendirilmiştir. oysa latince "uis" kelimesi özünde, "güç" veya "kuvvet" anlamına gelir. 

fakat biz bunu biraz daha açtığımızda bu kelimenin latince dilbilgisi açısından "vis" (nominativede) şeklinde tekil bir isim olduğunu ve çoğul halinin "vires" olduğunu görürüz. türkçeye "vis" kavramının "vizyon" olarak geçtiğini bildiğimize göre bu kelime ile kastedilen güç yada kuvvetin somut değil soyut bir güç yani aklın gücü olduğunu çok rahat söylebiliriz. 

insan aklının gücü dediğimiz zaman insan bilincinin yetkinliği ve bu yetkinliğin sınırları üzerinde düşünmemiz icab eder fakat bu müstakil bir başka tartışmanın konusudur. 

nihayetinde yasa doğal ve zorunlu olan bireysel ve toplumsal kurallar (benim özgürlüğüm senin özgürlük alanında son bulur gibi), hukuk ise doğal olsun yada olmasın ama yine bireysel ve toplumsal kurallar bütünüdür (evlilik ve iş sözleşmesi yada toplumsal yaşamı mümkün kılan trafik kuralları gibi). 

toplumsal yada evrensel özgürlük ancak hukukun egemen olduğu zeminde mümkündür.

özgürlüğün sınırlarını belirleyen yasa hakim olmadan bireylerin hakları korunamaz, adalet sağlanamaz ve toplumda kaos meydana gelir.

dolayısıyla özgürlük, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde bağımsız ama ilkeli hareket edebilme yetisiyle ilgilidir. ancak bu hareket alanı, başkalarının özgürlüğüne zarar vermeyecek şekilde sınırlandırılmak zorundadır. aksi halde insan bilinci ve hayvan bilinci diye bir ayrıma gidilemez. 

özgürlük, bireyin kendi özünü yaşarken aynı zamanda başkalarının da bunu yapmasına olanak tanıdığı bir denge içinde var olur. yasa ve hukuk olmadan özgürlük yalnızca bir yanılsamadan ibaret kalır. gerçek özgürlük, düzen içinde ilkeler ile var olan özgürlüktür... aksi halde özgürlük kavramı sizin hayal dünyanızın bencil bir oyuncağı olmaktan öteye gidemez... ☑️

19 Mart 2025 Çarşamba

politika ve siyaset üzerine...

resmi özellikle seçtim çünkü; en kötü durumda içinden çıkılması gereken bir labirent olmalıydı önümüzde ama her halukarda bir kaos ortamı var maalesef. 

çünkü; kılıçtaroğlu, erdoğan, bahçeli, özel yada imamoğlu'nu (yada trump, putin farketmez) konuşmaktan meseleleri kavramsal olarak ele alıp düşünmeye ayıracak vaktimiz (yada potansiyelimiz 🤭) yok gibi... 

politika ve siyaset, toplum yönetiminin araçları olarak varlık gösterirken, bunları icra eden politikacılar için en büyük öncelik kendi varlıklarını ve pozisyonlarını korumaktır. 

bu, sadece bireysel çıkarlarla sınırlı bir durum değil; mesleki zorunlulukların, sistemin dinamikleriyle birleşerek yarattığı bir kaçınılmazdır. 

politika yalnızca fikirlerin değil, güç dengelerinin de yönetimidir. dolayısıyla bir politikacı gerçekte neye inanırsa inansın, toplumun belirli kesimlerine hitap etmek, onların ilgisini çekmek ve desteğini almak zorundadır. aksi takdirde ayakta kalamaz. bu, siyasi sistemin kendisinin ürettiği kaçınılmaz bir problemdir.

peki, politikacı bu gücü elde etmek için ne yapar? modern demokrasilerde seçim kazanmak için milyonlarca, hatta milyarlarca dolar harcanıyor. siyasete girmek isteyen birinin bu parayı gözden çıkarması gerekiyor. 

burada kritik soru şu; biri neden bir devlet görevi için bu kadar büyük paralar harcar? saf bir kamu hizmeti aşkıyla mı? hayır. çünkü bir iş insanı, bir yatırımcı, hatta rasyonel bir birey bile, eğer bir şeye büyük bir meblağ yatırıyorsa, ondan daha fazlasını alacağını bilerek hareket eder. aksi takdirde zaten zihinsel bir özür yada kusur olduğunu varsayarız... 

bu, siyasetin en çarpıcı gerçeklerinden biridir. seçim için servet harcayan bir politikacı, seçildikten sonra bu parayı fazlasıyla geri almak zorundadır. bu yüzden de siyasi kararlarını, seçmeni değil, onu finanse edenleri mutlu edecek şekilde alır. büyük şirketler, ihaleler, medya kartelleri… halkın gözünde “hizmet” gibi görünen birçok icraat aslında bu güç sahiplerine borç ödemekten ibarettir. bu durumdan hiç bir siyasetçi kaçınamaz. 

aklınıza bu çözümlemenin aksine üç beş isim geliyor ise meseleyi kavramsal olarak ele almıyor, bir habere ikna edilmiş ve siyasetin içinde duruyorsunuz demektir. oysa resmin tümünü görmek için, resimden biraz uzaklaşmak zorunluluktur.

tam bu noktada özgür ve faal bir aklın siyasileri benimsemesi ve hatta onları anlamsız bir şekilde savunması meselesine geliyoruz. özgürlük, kişinin kendi düşüncelerini ve tutumlarını sorgulayabilmesiyle başlar. 

faal olmak ise, sadece düşünmekle kalmayıp bu düşünceler doğrultusunda hareket edebilmeyi içerir. 

ancak siyasi bağlamda, özgür ve faal olduğunu iddia eden bireylerin dahi, sıkça politikacılara bağlandığını ve onları savunmak durumunda kaldığını görüyoruz. 

eğer bu yaptıklarından para kazanmıyor yada siyasiler tarafından fonlanmıyor ise burada zihinsel bir özür olduğunu varsaymak zorlama bir yorum değildir. 

bu durumun bu hale gelmesinin birkaç temel nedeni var... 

öncelikle ideoloji, insanın dünyayı anlamlandırma biçimi olarak bir tür psikolojik güvenlik sağlar. bir insanın hayatı boyunca geliştirdiği değerler, inançlar ve aidiyetler, onun siyasi tutumlarını da büyük ölçüde belirler. 

bu nedenle dindar biri dindar bir politikacıyı, milliyetçi biri milliyetçi söylemde bulunan bir politikacıyı, cumhuriyetçi biri kendisini cumhuriyetçi olarak tanımlayan bir politikacıyı destekleme eğilimindedir. 

burada kritik nokta, politikacının gerçekten bu değerlere inanıp inanmadığı değil, söylemlerinin seçmen tarafından nasıl algılandığıdır. 

bu, bir tür ideolojik yankı odası yaratır; seçmen kendi dünya görüşüne uygun düşen figürü desteklerken, onun eylemlerini sorgulamaktan kaçınır. 

işin ironik tarafı, dindar seçmenin desteklediği politikacı kendi çıkarı için her türlü yolsuzluğu yaparken, dindar seçmen hala onun "halkın adamı" olduğuna inanır. 

milliyetçi seçmen, ülkesini satan politikacıyı "büyük lider" olarak görmeye devam eder. 

sosyal adaleti savunan bir kesim, fakirliği artıran (yada çözüm üretecek zamandan yoksun) bir yönetimi "ezilenlerin sesi" olarak alkışlamaya devam eder.

cumhuriyetçi seçmen, cumhuriyetin en temel değerlerini hiçe sayan bir politikacıyı başka gerekçelerle savunmaya devam eder.

politikacıların eğitimli ve nitelikli olup olmaması da çoğu zaman belirleyici olmaz. çünkü seçmenin büyük bir kısmı hukuk, siyaset bilimi ve sosyoloji gibi alanlarda eğitim almadığı için, bir politikacının donanımını ve gerçek yetkinliğini sınayabilecek kapasiteye sahip değildir. 

bu durumda, seçmenin politikacıları değerlendirme kriterleri daha yüzeysel hale gelir.

üörneğin bir politikacı sık sık dini referanslar veriyor, milli değerleri ön plana çıkarıyor veya mağdur edebiyatı yapıyorsa, bu onun liyakat sahibi olduğuna dair bir kanıt gibi algılanabilir. ama gerçek ne? gerçekte, liyakatten yoksun politikacılar her seçim döneminde kamu bütçesinden milyarlarca dolar harcayarak kendi propagandalarını yaparlar. halkın hastaneye randevu alamadığı, eğitimin çöktüğü, işsizliğin rekor kırdığı bir ülkede, milyonlarca dolarlık seçim kampanyaları düzenlenir. halkın cebinden çıkan paralarla, halkı manipüle etmek için yüzlerce saatlik televizyon reklamı, sosyal medya operasyonları, büyük miting organizasyonları yapılır. tüm bunların sonunda da halk, kendisini soyan insanlara alkış tutmaya devam eder.

mağduriyet söylemi de burada önemli bir faktördür. tarihte ve günümüzde pek çok politikacı, kendisini mağdur veya saldırı altında gibi göstermiş ve bu yolla büyük kitleleri etkilemeyi başarmıştır. çünkü insanlar doğaları gereği mağduru ve mazlumu desteklemeye eğilimlidir. politikacılar da bunu çok iyi bildikleri için, eleştirildiklerinde ya mağdur rolüne bürünür yada bunu genellikle halkın iradesine bir saldırı olarak yansıtırlar. bu da seçmen nezdinde politikacıya yönelik eleştirileri etkisiz hale getirir ve tam tersine politikacının desteklenmesini artırabilir. 

örneğin yolsuzluk yaptığı açıkça ortaya çıkan bir politikacı, buna yanıt olarak “bu bana karşı bir komplo” dediğinde, destekçileri bunu sorgulamak yerine bir komplo olduğuna inanır. 

bir diktatör, basını susturduğunda “ülkemizin bağımsızlığı için bunu yapmak zorundayım” dediğinde, halk gerçekten bağımsızlığının tehdit altında olduğuna inanır. gerçekte olan ise, sadece güç sahiplerinin koltuklarını korumak için halkı manipüle etmesidir.

bir diğer önemli faktör, siyasetin doğasında yalanın kaçınılmaz olmasıdır. siyasetçiler, en azından makyavelist bir perspektiften bakıldığında, toplumun tamamını tatmin edecek vaatlerde bulunmak zorundadır. ancak gerçeklik, çoğu zaman bu vaatleri yerine getirmelerine izin vermez. 

ekonomik, sosyal veya politik kısıtlar nedeniyle çoğu vaat ya ertelenir ya da tamamen unutulur. ancak politikacılar hiçbir zaman bunları birer başarısızlık olarak kabul etmez; bunun yerine, gerçekleştirememelerinin nedenlerini dışsal faktörlere bağlarlar. bu da seçmenin gözünde onların güvenilirliğini korumasını sağlar. çünkü halk, "şartlar zordu", "iktidar yada muhalefet izin vermedi", "dış güçler engelledi" gibi gerekçeleri kabul etmeye çoktan hazırdır. 

oysa gerçek, çoğu zaman basittir; politikacılar vaat ettiklerini hiç yapmaya niyetli değildi. sadece seçimi kazanmak için bu sözleri vermişlerdi.

insanların kendisini siyasetin dışında bağımsız bir gözlemci olarak konumlandıramaması büyük bir sorundur. insanlar siyaseti, bireysel yaşamlarına doğrudan dokunan bir şey olarak gördüklerinde, politik aktörlerle aralarına mesafe koymakta zorlanırlar. 

oysa özgür ve faal bir akıl, politikacıları birer meslek icracısı olarak değerlendirip, onların söylem ve eylemlerini sürekli sorgulamalıdır. 

ancak bu yapılmadığında, politikacılar toplum üzerindeki etkilerini sürdürmeye devam eder ve siyaset, rasyonel tartışmalardan çok duygu ve kimlik eksenli bir mücadeleye dönüşür. 

sonuç olarak da halk, kendi çıkarlarını koruması gereken mekanizmayı, kendi çıkarlarına aykırı çalışan bir oligarşiye dönüştürür.

en başta ele alınması gereken bir kavram tartışması olarak politika ve siyaset kavramları üzerinedw düşünmeden geçmemek gerek. 

politika ve siyaset kavramları sıkça birbirinin yerine kullanılır ama aslında farklı anlamlara gelir.

politika, daha genel bir kavramdır ve bir amaca ulaşmak için izlenen yöntemleri, stratejileri ve karar alma süreçlerini ifade eder. bu sadece devlet yönetimiyle sınırlı değildir. bir şirketin, bir sendikanın, bir ailenin hatta bireyin bile kendine ait politikaları olabilir. örneğin bir şirketin müşteri kazanmak için izlediği yol da bir politikadır, bir devletin eğitim sistemiyle ilgili aldığı kararlar da. politika, yönetim mekanizmalarını oluşturma ve yönlendirme süreci olarak tanımlanır. 

siyaset ise daha dar anlamda, devlet yönetimiyle ilgili güç mücadelesini ifade eder. siyaset, kimlerin karar alma yetkisine sahip olacağı ve bu yetkiyi nasıl kullanacaklarıyla ilgilidir. bu yüzden siyaset genellikle iktidar mücadelesi, seçimler, partiler ve siyasi figürlerle anılır. siyaset, insanların yönetim üzerindeki etkilerini artırma ve koruma sürecidir.

bu farkı netleştirmek için şöyle bir örnek verilebilir: bir ülkenin ekonomi politikası, ekonomik büyüme ve gelir dağılımıyla ilgili alınan tüm kararları kapsar. ama bu kararları kimin alacağı ve nasıl alacağı meselesi siyasetin konusudur. 

politika, bir toplumun nasıl yönetileceğini belirlerken, siyaset bu yönetimi kimlerin üstleneceğini ve bu süreçte nasıl bir mücadele verileceğini belirler.

bu ayrım önemli çünkü politik süreçler toplumun tamamını ilgilendirirken, siyaset genellikle belirli grupların çıkar çatışmalarıyla şekillenir. 

politik kararlar uzun vadeli etkiler yaratabilir ama siyaset genellikle kısa vadeli çıkar hesaplarına dayanır. bu yüzden de siyaset, politikadan daha kaotik, daha manipülatif ve çoğu zaman daha yozlaşmış bir alan yaratır. 

daha çarpıcı olan ise siyaset kelimesinin seyis kelimesi ile aynı kökten türemesidir.


velhasıl kelam kavramsal olarak siyaset ve politika üzerine düşünmek, mekanizmanın nasıl çalıştığını anlamaya ve dahası manupule edilmekten kaçınmaya olanak sağlarken, reel politik ile (isimler üzerinden) siyasetle ilgilenmek hem manupulasyona elverişli hemde insanı siyasetin bir fiil içine sokan bir tavırdır. 

insan mekanizmanın nasıl çalıştığını anlamadığı halde siyasetin içine girdiğinde kaçınılmaz olarak en az birine taraf olacak ve hatta belki de öznel beklentileri için sürekli yalan konuşan birinin yaşadığı sürecin nesnesi olacaktır sadece.

böylesi bir sürecin içinde aklın faal olması söz konusu olamaz. çünkü ne beklentiler size ait, ne onların çatışmaları ne de yaşanan süreç... 



18 Mart 2025 Salı

olasılık ve ihtimal terimlerine dair...

ihtimal ve olasılık terimleri üzerine... 


ihtimal ve olasılık, gelecekte olacak bir olayın kesinliği bilinmediğinde ona dair bir ölçü belirleme çabasıdır. ama burada kritik bir pronlem var; o da her olay gerçekte tek bir şekilde gerçekleşiyor.  

yani aslında ihtimaller değil, sadece tek bir sonuç var; para ya yazı gelir ya tura, para düştüğü an tek bir seçenek söz konusudur. o halde ihtimal dediğimiz şey gerçekte neyi ölçüyor? 

ihtimal, olasılığa nazaran daha çok sezgisel bir kavram. günlük dilde "bunun olma ihtimali var" derken, bilinmeyen bir şeyin mümkün olup olmadığına dair öznel bir yargı belirtiyoruz. 

olasılık ise, matematiksel bir kavram. belirli kurallara göre bir olayın gerçekleşme oranını hesaplamaya çalışıyoruz

bozuk parayı havaya attığımızda yazı yada tura gelme olasılığı %50 ihtimal dediğimiz şey aslında bizim bilgi eksikliğimizin ifadesi. çünkü fizik kurallarını, havanın direncini, paranın dönüş hızını ve açısını tam olarak bilebilseydik, "ya yazı ya tura" demez, sadece biri olacağını önceden bilirdik. yani %50 olasılık, bizim cehaletimizin sayısal ifadesidir... 

bir yayanın otoyolda karşıdan karşıya geçme olasılığınında %** olduğu varsayılır. oysa 
eğer yaya tüm değişkenleri göz önüne alarak adımlarını atarsa karşıya başarılı bir şekilde geçer, geçmemesi söz konusu dahi değildir. 

burada olasılıktan bahsetmek, olayın bilinmeyen yönlerini kapsayan bir modelleme yapmaktır. ama yaya kurallara uygun davrandığında sonuç kesin ve tektir. o halde yaya söz konusu olduğunda olasılıktan bahsetmemiz yine bizim statik hesapları eksik yaptığımızı (yada yapamadığımızı) gösterir. 

evrendeki her olayın tek bir sonucu olduğu açık. ama biz geleceği bilemediğimiz için ihtimallere başvuruyoruz. yani ihtimal, gerçekte var olan bir şey değil, bizim bilgisizliğimizin bir ölçüsü. evren deterministik olsa bile, bizim sınırlı bilgilerimiz yüzünden ihtimallere başvuruyoruz. 

bunu şu şekilde de düşünebiliriz; ihtimal kavramı tamamen insan zihnine ait. evren açısından ihtimal diye bir şey yok, sadece bir anda olan olay var. 

matematiksel olasılık ise, bir olayın gerçekleşme oranını sayısal olarak ifade etme yöntemidir. ama az önce belirttiğimiz gibi, yine bu oran aslında bizim bilgi eksikliğimizin bir ölçüsüdür. bunu açıklayan en yakın örnek yine zar örneğidir. 

bir zar attığımızda, gelecek sayının 1, 2, 3, 4, 5 veya 6 olacağını söyleriz. klasik olasılık tanımına göre, her yüzün gelme şansı eşit kabul edilirse, her bir sayı için olasılığı şu şekilde hesaplarız;

bir olayın olasılığı = (istenen sonuçların sayısı) / (tüm mümkün sonuçların sayısı)

bu durumda, zarın 6 yüzü olduğu için, örneğin "3 gelme olasılığı" 1 / 6 = 0.1667 (yaklaşık %16.67) dır. 

oysa siz zarı attığınızda gerçekte sadece bir sonuç olur. ya 3 gelir ya gelmez. ama biz, zarı atmadan önce hangi sayının geleceğini kesin bilemediğimiz için her birine %16.67 ihtimal atıyoruz. yani olasılık, olay gerçekleşmeden önce belirsizliği ifade eden bir ölçüdür.

eğer zarı atarken tüm fiziksel değişkenleri (elinin hareketi, hareketin hızı, zarın dönüş hızı-yönü, hava sürtünmesi, zeminin sertliği, vb.) hesaplayabilseydik, aslında hangi sayının geleceğini önceden bilirdik. o zaman olasılığa ihtiyaç duymazdık. ama hesaplayamadığımız için olasılık kavramını kullanıyoruz. 

kabaca olasılık, bilinmeyeni anlamaya çalışmanın bir yoludur. zarı atmadan önce, her sayı eşit ihtimalle gelebilir gibi görünüyor. ama zarı attığınızda aslında tek bir sonuç olur, ihtimaller kayboluyor. yani olasılık, bizim olay hakkındaki eksik bilgimizi anlatan bir matematik dilidir.

ihtimal yada olasılık konusunun en can alıcı yani şudur ki; matematiksel hiç bir veriyi dikkate almaksızın insanların olasılık yada ihtimal hakkında kanaatleri haddinden fazladır. o halde artık olasılık yada ihtimalin ne anlama geldiğini bildiğimiz göre; matematiksel veri olmaksızın olasılık yada ihtimalden bahseden birinin sözlerini dikkate almanın zaman kaybı olduğunu söyleyebiliriz... 

12 Mart 2025 Çarşamba

başkalarına, kendinize davranılmasını istediğiniz şekilde davranın...

"başkalarına, kendinize davranılmasını istediğiniz şekilde davranın" mottosu üzerine...

bu, altın kural olarak bilinir ve etik bir ilke olarak tarih boyunca birçok kültürde ve düşünce sisteminde yer almıştır. temelde empatiye dayanır ve toplum içinde uyumu teşvik eder. ancak bunun uygulanabilirliği pratikte sık sık sorunlarla karşılaşır. çünkü herkesin kendi bakış açısı, ihtiyaçları ve beklentileri farklıdır. senin "iyi" olarak gördüğün bir davranış, başkası için rahatsız edici olabilir. 

örneğin; bir kişi doğrudan ve dürüst konuşulmasını isterken, başka biri daha diplomatik ve nazik bir iletişimi tercih edebilir. eğer herkes kendi tercih ettiği şekilde başkalarına davranırsa, diğerinin beklentilerini karşılamayabilir.

bir toplumda bireysellik değerliyken, başka bir toplumda topluluk uyumu daha önemli olabilir. bir birey, kendi kültürel kodlarına uygun bir şekilde saygılı davranmaya çalışırken, başka bir kültürde bu kaba algılanabilir.

insan psikolojisi, alışkanlıkları ve içsel sınırları, onun başkalarına tam olarak kendisine davranılmasını istediği gibi davranmasını zorlaştırır. bunun birkaç sebebi var... 

bilişsel çarpıtmalar; insanlar genellikle kendilerine yönelik davranışları farklı, başkalarına yönelik davranışları farklı yorumlar. örneğin, kendileri sinirlendiğinde haklı bir sebep gösterirken, başkası sinirlenince bunu oto kontrol problemi olarak değerlendirebilirler.

bireysel sınırlar ve koşullar; bir insan yorgun, stresli veya zor bir dönemden geçerken, en iyi halindeki gibi davranamaz. başkalarına empatiyle yaklaşmak teoride kolay görünse de, kişinin kendi durumuna göre değişebilir.

insanın dışsal faktörleri suçlama eğiliminde olduğunu ama aslında davranışlarının ve tepkilerinin temel kaynağının kendi iç dünyası olduğu bilinir. 

dış koşullar aynı olsa bile, farklı insanlar aynı olaylara farklı tepkiler verebilir...

örneğin; biri kaba bir şekilde eleştirildiğinde sakin kalırken, diğeri aşırı tepki verebilir. burada sorun eleştirinin kendisinde mi, yoksa bireyin ona verdiği tepkide mi ayrıca tartışmak gerekir. 

bir kişi trafikte sabırsızca korna çalarken, kendisine çalındığında sinirlenebilir. burada dışsal durum aynı ama algı farklıdır.

örneklerden yola çıkarak insanın kendisini merkeze koyma eğilimi ve kendi farkındalığını geliştirmeden başkalarıyla sağlıklı ilişkiler kuramayacağını söyleyebiliriz. 

özetle, motto (ilke) doğru ama uygulanması insanın doğası gereği zordur. çünkü insanlar kendilerini genellikle dış koşullardan bağımsız, başkalarını ise dış koşulların etkisiyle hareket eden varlıklar olarak görme eğilimindedir.

dolayısı ile toplumsal uzlaşı açısından bir ilke olarak; başkalarına, kendine davranılmasını istediği şekilde davranmalı insan. ama denediğinizde bunu yapamadığınızı göreceksiniz. çünkü herkesin kendinde insan doğası kaynaklı bir problem söz konusu...

10 Mart 2025 Pazartesi

boşluk üzerine

boşluk üzerine...

hiç bir kab hiçbir zaman gerçekten boş kalmaz. bir bardaktaki suyu boşalttığınızda bardak zorunlu olarak hava ile dolar. bir şeyin yerini terk etmesi, başka bir şeyin o boşluğu doldurmasına neden olur. bu, fiziksel dünyada olduğu gibi zihinsel ve duygusal dünyada da böyledir...

doğa boşluk kabul etmez; bir bahçeye bakmazsanız, orası kendi kendine boş kalmaz; yabani otlar sarar. kullanılmayan bir bina zamanla doğa tarafından geri alınır; çürür, yosun tutar, içine hayvanlar yuva yapar. yani terk edilen alan bir şekilde dolar.

zihinsel boşluk; öğrendiğimiz bilgileri unuttuğumuzda, onların yerini ya yeni bilgiler alır ya da eksik kalan noktalar yanlış bilgilerle tamamlanır. örneğin, bir çocuk bilmediği bir şeyin doğrusunu öğrenmezse, onu kendi tahminleriyle ya da başkalarının yanlış yönlendirmeleriyle doldurur.

dilin değişimi; bir toplumda var olan kelimeler kullanımdan kalktığında, onların yerini yeni kelimeler alır. eski meslekler yok olduğunda, yeni meslekler doğar. eski alışkanlıklar terk edildiğinde, insanlar farkında olmadan yeni alışkanlıklar geliştirir.

duygusal boşluk; bir insan yakınını kaybettiğinde, onun yokluğunu tamamen boş bırakmak psikolojik olarak zor gelir. ya anılarla, ya bir başkasıyla ya da bir işle bu boşluk doldurulur. kaybedilen bir evcil hayvanın yerine yenisi sahiplenilir, çünkü o boşluk insana ağır gelir.

ekonomik boşluk; bir pazar yerinde bir ürün satılmamaya başlarsa, başka bir ürün onun yerini alır. bir şirket batarsa, yerine yenileri kurulur. boş kalan alan hemen doldurulur.

sosyokültürel değişimler; bir topluluk bir inancı veya bir ideolojiyi terk ettiğinde, tamamen boş kalmaz; yerine başka bir inanç, başka bir ideoloji ya da farklı bir düşünce sistemi yerleşir. dindar biri dinini yadsır yada reddederse bir başka  (deizm, agnostism yada ateizm neyse) dine tutunur. 
tarih boyunca büyük ideolojik değişimler, boşluğu başka bir düşüncenin doldurduğu süreçlerle şekillenmiştir.

kişisel kimlik ve değerler; bir insan kendi benliğini oluşturan değerleri sorgulayıp onları terk ederse, eğer yerine yeni değerler koymazsa büyük bir kimlik bunalımı yaşayabilir. bu yüzden insanlar bir inanç sistemini terk ettiklerinde genellikle başka bir sisteme yönelirler. çünkü zihinsel boşluk, tıpkı fiziksel boşluk gibi, uzun süre dayanılmaz hale gelir.

bu bakış açısıyla, boşluk sadece bir geçiş sürecidir. eski olan çekildiğinde, yeni olan kaçınılmaz olarak onun yerini alır. boşlukta kalmak insan doğasına aykırıdır, çünkü zihin de evren gibi boşluğu kabul etmez; her zaman doldurulacak bir şey arar... 

yalakalık üzerine...

yalakalık genelde ahlaki bir kusur olarak algılanır. sanki kişinin karakterindeki bir zayıflıktan doğuyormuş gibi.  fakat mesele...