26 Mayıs 2025 Pazartesi

yaşamak için çalışmak yetmez; birlikte olmak varoluşsal zorunluluktur...

çalışanların birlikte hareket etme bilinci; sendikalara veya herhangi bir kuruma ya da devlet kadrolarına duyulan güven değil; emeğin kendisine, hakka ve dayanışmaya duyulan ilkeli bağlılıktır. 


onlarca insan bunun içine doğdu. onlara biçilen yer, emek veren - çalışan - üreten - yaratan sınıfın içi oldu. 

sistem hazırdı... bir yanda daha çok kazanmak için her yolu kendine mübah gören işveren ve işveren vekilleri; diğer yanda, yaşamını sürdürmek için emeğinden başka sermayesi olmayan emekçiler. 

insan çalışmak zorunda, çünkü yaşamak zorunda. ama bu çalışma, çoğu zaman sömürüye, hak gaspına ve sessiz kabullenişe dönüşmekte...

emek verenlerin büyük bir kısmı emeğinin karşılığını almak için rica-minnet yalvarmakta resmen. geri kalanların da büyük bir kısmı alamadığı hakları için ağlayıp-sızlamakta...

çünkü sistem, emekçilerin yalnız ve bilgisiz kalması üzerine kurulu (hiç bir işveren yada vekilinin, bir çalışana "senin anayasal hakların var, bunları bilmeli ve haklarına sahip çıkmalısın" dediğini göremez kimse). 

oysa emekçiler yalnız ve bilgisiz değiller; emek veren ve emeğinin karşılığını almak için direnen onlarcasının olduğunu herkes biliyor.

çalışanın üzerine düşen sadece üretmek değil; aynı zamanda haklarını bilmek ve gerektiğinde savunmak... 

bu hak ne reklamlarda ne de yöneticilerin insafında yazılı. bu hak yasa metinlerinde, anayasa maddelerinde, iş kanunlarında ve uluslararası sözleşmelerde yazılı. o halde bu metinleri bilmek, yalnızca bir tercih değil; insanca yaşamak için bir zorunluluk.

insanı hayvandan ayıran akıl ilkelerle yol alır. emekçinin elinde ise ilkelere dair yasal sözleşmeler dışında bir şey yok.  

sermaye sahipleriyle masa başına oturulduğunda, orada sadece doğaçlama sözler değil, madde madde yasa konuşulur. o yasayı bilmeyen, o masada varlık gösteremez. 

dahası, yalnız başına o masaya oturmak mümkün değildir. bu nedenle birlikte hareket etmek, örgütlenmek, yasal zeminlerde kenetlenmek kaçınılmazdır. 

bireysel itiraz sistem tarafından kolayca yutulur; ama kolektif duruş (örneğin sendikal birliktelik) sistemin dengesini sarsar. bu nedenle sendika, sadece hak arama aracı değil; ayakta kalma stratejisidir.

bu yazıda, çalışanın ne yapması gerektiğini değil, neyi neden yapmak zorunda olduğunu tartışmak istiyorum. 

örgütlenmek, yasa dışı bir eylem değil; yasaların doğrudan tanıdığı ve koruduğu bir haktır. çalışanların bu hakkı ayrıca talep etmeleri anlamsız; zaten sahip oldukları bu hakkı hiç akıldan çıkarmamaları ve sürekli gündemde tutmaları kafi...

çünkü sendika bilinci, yalnızca bir kuruma güvenmek değil; emeğin, hakikatin ve dayanışmanın tarafında durmaktır.

insan, yaşamını sürdürebilmek için emek vermek zorundadır. ancak bu emek, yalnızca fiziksel bir çaba değil; aynı zamanda insanın onurunu, yaşam kalitesini ve toplumsal varlığını da belirleyen temel bir değerdir. bu nedenle emek, yalnızca üretim sürecinin değil, aynı zamanda toplumsal adaletin ve insan haklarının da merkezindedir. işte bu noktada sendikal bilinç doğar; bireyin kendi emeğinin değerini anlaması ve bu değeri koruyabilmek için kolektif hareket etme ihtiyacını fark etmesi... 

sendika bilinci, herhangi bir kuruma ya da kişiye bağlılık değil; ilkeye, yani emeğin dokunulmazlığına ve hakkın meşruiyetine duyulan sadakattir. bu bilinç, bireyin yalnız olmadığını fark etmesiyle başlar. benzer koşullarda çalışanların, benzer sorunları yaşadığını görmesi, dayanışmanın gerekliliğini ortaya koyar. bu da, örgütlenmeyi yalnızca bir hak aracı değil, aynı zamanda insan onurunun ifadesi haline getirir.

bu bağlamda türkiye cumhuriyeti anayasası'nın 51. maddesi açıkça şöyle der;

"çalışanlar ve işverenler, üyeleri arasında ayırım gözetmeksizin önceden izin almaksızın sendika kurma ve bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten ayrılma hakkına sahiptir. hiç kimse bir sendikaya üye olmaya ya da üyelikten ayrılmaya zorlanamaz."

bu madde, sendikal örgütlenmenin bir anayasal hak olduğunu gösterir. bu hak, herhangi bir makama bağlı olmaksızın kullanılabilir. emekçinin sendika kurması ya da mevcut bir sendikaya üye olması, bir lütuf değil; anayasal güvencede olan temel bir haktır.

ancak sendikal bilinç, yalnızca üyelikle sınırlı değildir. bu bilinç, gerektiğinde sendikaya dahi eleştirel bakabilmeyi içerir. çünkü sendikalar da insanlar tarafından yönetilir. kimi zaman yanlış kararlar alabilir, siyasi ya da kişisel çıkarlar doğrultusunda hareket edebilir. işte burada farkındalık belirleyici olur. sendikal bilinç, sendikacılara duyulan körü körüne güven değil; emeğe, hakka ve dayanışmaya duyulan ilkeli bir bağlılıktır.

bu bilinç düzeyi, 6356 sayılı sendikalar ve toplu iş sözleşmesi kanunu'nda da desteklenmektedir. kanunun 3. maddesi durumu şöyle tanımlar;

"sendikalar, çalışanların ve işverenlerin, üyelerinin çalışma ilişkilerinde ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek amacıyla kurdukları tüzel kişiliğe sahip kuruluşlardır."

aynı kanunun 17. maddesi ise şöyle der;

"hiç kimse sendikaya üye olmaya veya olmamaya, sendikadan ayrılmaya veya ayrılmamaya zorlanamaz. sendika üyeliği, herhangi bir iş yerinde çalışmanın veya çalışmamanın koşulu yapılamaz."

bu yasalar, sendikanın özgür ve gönüllü katılımla şekillenen bilinçli bir örgütlenme olduğunu gösterir. fakat yasaların güvence altına aldığı haklar, ancak bilinçli bireyler tarafından gerçek anlamda hayata geçirilebilir.

sendika bilinci, aynı zamanda uluslararası düzlemde de koruma altına alınmıştır. uluslararası çalışma örgütü (ılo) tarafından kabul edilen 87 no'lu "sendika özgürlüğü ve örgütlenme hakkının korunması sözleşmesi" ve 98 no'lu "örgütlenme ve toplu pazarlık hakkı sözleşmesi" temel referanslardır. türkiye cumhuriyeti bu sözleşmeleri onaylamıştır ve bu sözleşmeler, iç hukukta da bağlayıcıdır.

ılo 87 sayılı sözleşme'nin 2. maddesi;

"çalışanlar ve işverenler, herhangi bir ayrım gözetilmeksizin, önceden izin almaksızın, kendi seçtikleri örgütleri kurmak ve bu örgütlere üye olmak hakkına sahiptir."

ılo 98 sayılı sözleşme'nin 1. maddesi;

"çalışanların, sendikaya üye olmaları ya da olmamaları nedeniyle işten çıkarılmaları veya başka şekilde ayrımcılığa uğramaları önlenmelidir."

bu maddeler, yalnızca ulusal değil, evrensel düzeyde de emeğin ve örgütlenme hakkının meşru ve dokunulmaz olduğunu teyit eder.

emekçinin haklarını düzenleyen bir başka temel yasa da 4857 sayılı iş kanunu'dur. bu kanunun 18. maddesi, iş güvencesini şu ifadelerle açıklar;

"otuz veya daha fazla işçi çalıştıran iş yerlerinde en az altı aylık kıdemi olan işçinin belirsiz süreli iş sözleşmesi, işveren tarafından geçerli bir sebep gösterilmeden feshedilemez."

yani çalışanın iş güvencesi, keyfi kararlarla bozulamaz. aynı kanunun 19. ve 20. maddeleri, işten çıkarma sürecinde işvereni gerekçe ve ispata yükümlü kılar.

bütün bu yasalar ve uluslararası sözleşmeler, emekçinin yalnız olmadığını, haklarının yazılı ve meşru zeminlerde güvence altında olduğunu gösterir. fakat bu güvence, yalnızca kağıt üzerinde kaldığında anlamlı değildir. asıl anlam, bu haklara sahip çıkan bilinçli bireylerle ortaya çıkar.

bu yüzden sendika bilinci, kuruma değil ilkeye bağlılık demektir. bir sendika, yanlış karar verdiğinde, emeğin aleyhine sözleşmeler yaptığında ya da sessiz kaldığında, çalışanlar bu kurumu eleştirebilmeli, hatta gerektiğinde yasal yollarla karşısına çıkabilmelidir. çünkü hak arayışı bir ricada bulunmak değil; anayasal, yasal ve evrensel dayanaklarla desteklenen bir duruştur.

sendika bilinci, hakkı kişilere ya da kurumlara teslim etmek değil; hakkı, hakkın kendisi adına savunmaktır. bu bilinç, yalnızca iş yerinde değil, toplumsal düzeyde de bir adalet arayışının temelidir. dayanışma, yalnızca sendika çatısı altında değil; ortak emeğin, ortak yaşamın, ortak onurun dili olarak yaşatıldığında gerçek anlamına kavuşur.

insanlar doğar doğmaz bir sınıfın içine doğarlar. kimisi toprakla, kimisi sermayeyle, kimisi de emek gücüyle var olur bu dünyada. çoğunluğun payına düşen, çoğu zaman emek verdiği oranda hayatta kalmaya çalışmak olur. insanlar çalışır, çünkü yaşamak zorundalar. ama yaşamak için çalışmak, çalışmak için de hakların bilinmesi gerekir. işte bu noktada birlik olmanın ve yasa bilincinin önemi kendini gösterir.

sendikalı olsun yada olmasın, her çalışan anayasal haklarını bilmelidir. 

mesele yalnızca bir sendikaya üye olmak ya da olmamak değildir. asıl mesele birlikte hareket etme bilincidir. bu bilinç varsa, insanlar bir araya gelir ve seslerini duyurur. eğer bu bilinç yoksa, sendika tabelası da, üyelik defteri de hakları korumaya yetmez. sendika, birlikte hareket etmenin kurumsal adıdır. ama sendikal bilinç, bu kurumu aşan bir farkındalıktır.

çünkü sendikasız da birlik olunabilir. bir işyerinde çalışan işçiler, aralarında güven tesis etmiş, yasal haklarını öğrenmiş, karşılaştıkları sorunlara karşı birlikte hareket etmeye hazır hale gelmişlerse, fiilen örgütlü bir yapı kurmuş olurlar. bu birliktelik, sadece ahlaki bir dayanışma değil; anayasal bir güçtür. çünkü anayasa, örgütlenme ve toplu hareket etme hakkını bireylere tanımıştır.

örneğin türkiye cumhuriyeti anayasası'nın 34. maddesi açıkça der ki;

"herkes, önceden izin almaksızın, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir." 

bu madde, yasal zeminde birlik olan kişilerin yalnızca meşru değil, aynı zamanda anayasal olarak korunduğunu gösterir. bu hak, bir sendikaya üye olmadan da kullanılabilir. çünkü yasalar, sadece kurumları değil, bireyleri ve onların kolektif iradelerini de korur.

birliktelik, tek başına bir güçtür çünkü üretim onsuz olmaz. sermaye ne kadar büyük, makineler ne kadar gelişmiş olursa olsun, insan emeği olmadan hiçbir şey ortaya çıkmaz. çalışanlar bunu fark ettiğinde, birlikte durduğunda, işte o zaman gerekirse üretim durur ve sistem kendisini gözden geçirmeye mecbur kalır. bu yüzden çalışanların birlikte karar alması, birlikte hareket etmesi, yalnızca ahlaki değil, stratejik bir hamledir.

ama bu birlik bilinci, geçici tepkilerle değil, bilgiyle ve süreklilikle desteklenirse kalıcı olur. o zaman ister bir sendika kurulsun, ister bağımsız bir çalışan inisiyatifi geliştirilsin, ortaya çıkan yapı güçlü olur. çünkü dayanıklılığı sağlayan şey isimler değil, bilinç ve bilincin açığa çıkardığı birlikteliktir.

özetle; birlik, sendikadan önce gelir. bir sendika varsa ama üyeleri bilinçsizse, o yapı kağıt üstünde kalır. ama birlik varsa, bilgi varsa, yasa bilgisiyle donanmış bir topluluk varsa, o zaman sendikasız da ses çıkar, güç oluşur, hak aranabilir hale gelir.

çalışan tek başına haklarının arkasında durduğunda ya işten çıkarılır ya da sermaye vekilleri tarafından sindirilir. o halde çalışanlar aynı gemide olduğu bilincini asla yitirmemelidir. gerçi sermaye ve vekilleri de bir açıdan çalışanlar ile aynı gemide olmalarına rağmen, genellikle onların öznel beklentileri bu bilincin varlığını olanaksız kılar. 

sendikal bilinç, kuruma değil hakikate bağlılıktır. ve hakikat şunu söyler; insan emeği varsa, hakkı da vardır. ama bu hak, bilindiği ve birlikte savunulduğu sürece yaşatılabilir. çünkü, sermaye (işveren ve vekilleri) örgütlü bir yapıdır... 

ama unutulmamalıdır ki; sermaye sahipleri ve vekilleri çalışanın düşmanı değil iş ortağıdır (sermaye ve vekilleri bu ayrıntıyı göz ardı etse dahi). bu ortaklık müstakil iş sözleşmesi ve anayasa ile koruma altına alınmıştır. yani yasaya bağlılık, sadece çalışan haklarını değil, iş sözleşmesini (yani her iki tarafın haklarını) de koruma altına alır...

16 Mayıs 2025 Cuma

insan konuşarak anlaşan, düşünenerek uzlaşan bir canlı mı?

düşünme faaliyeti genellikle bir soyutlama faaliyetidir. "akıl nedir", "insan nedir", "düşünme nedir", vb  sorulara yanıt ararken, idealize ederiz kavramları. istemsizce iyiyi ve ideal olanı arar hep aklımız. oysa bir de realite söz konusu. o halde biraz da realite üzerine düşünmek icab eder; dürüstlük gereği...

 

insan, kendini "konuşarak anlaşan, düşünerek uzlaşan" bir varlık olarak tanımlar. kendisine, hayvanlar aleminden farklı ve üstün bir bilinç atfeder. ama gerçek hayatta sergilediği davranışlar bu idealin çok uzağındadır.


sadece tarihte değil, şimdi de insan, çoğunlukla "güce dayalı aksiyonlar - çözümlerle hareket eden" bir canlıdır. yani fiiliyatta hayvanlara benzer ama bunu kabul etmez. 


dünyanın bir çok yerinde kadın ve çocukların, erkeklerin savaşında kurşun-bomba altında kalmaları ve hatta binlercesinin ölmesi bahse konu edindiğimiz problemi reddi mümkün olmayacak şekilde ortaya koymakta.

ama ne kadar barbar olursa olsun insan, kendisini doğadan soyutlamaya çalışır, ama doğanın yasalarıyla yaşadığını fark etmeden... barbar insan, ürettiği gerekçelerle medeni olduğunu iddia eder yani.

burada çok önemli bir dilsel çarpıtma da bu çelişkiye eşlik eder. bizim bugün "konuşmak" fiili olarak kullandığımız kelime öz türkçede "kon-" kökünden türer ve özünde "bir yere konmak, yerleşmek, inmek" anlamına gelir. 

kuşun dala konması ya da bir kervanın konaklaması gibi. bu kök üzerine gelen işteşlik ekiyle oluşan "kon-uş-mak" ise, birden fazla canlının aynı yere yönelmesi, bir araya gelmesi anlamına gelir. yani kelime yapısal olarak, fiziksel ya da sembolik bir buluşmayı ifade eder. 

konak, konaklamak, konuk, komşu (aslı konşı), konum kelimeleri de konuşmak kelimesi ile aynı kökten türer. 

konuşmak fiili özünde, sözlü anlamda bir düşünce alışverişi içermez. bu yüzden günümüzde "konuşmak" fiilinden beklenen anlam, kelimenin etimolojik yapısıyla örtüşmez. 

zaten insanlar çoğu zaman konuşmaz; sadece konumlarını paylaşır, varlıklarını duyurur ve güçlerini sergiler... 

halbuki gerçek anlamda "söz söylemek" ya da "söz üretmek", yani bilinçli bir düşünce aktarımı köken olarak "tanu-" fiiline dayanır. 

divanü lügat'it türk'te bu fiil "söz buyurmak, tavsiye etmek" anlamında "tanı-mak" fiilidir.

yani gerçek söz, muhatabı tanımaya yönelik bir bilinç içerir. eğer konuşma, muhatabını tanımak ve anlamak için yapılmıyorsa, o zaman ne aanlam taşır ki? 

bu nedenle gelinen günde düşünmeden kullandığımız "konuşmak" kelimesi, gerçek anlamıyla daha çok "danışmak" fiiliyle ifade edilmelidir (ya da bu açıdan düşüncenin konusu edilmelidir). 

danışmak, muhatabını tanımak, birlikte düşünmek, birlikte akıl yürütmek ve sözün bir taraf değil iki taraf için de dönüştürücü olmasını sağlamaktır. bu bağlamda konuşmak, güç göstermek değil, ortak bilinç oluşturmak olmalıdır. 

gerçek hayatta insanların büyük çoğunluğu bu karşılıklılığı (işteşliği) gözetmez. konuşma, çoğu zaman karşısındakini kendi düşüncesine ikna etmek, bastırmak ya da pes ettirmek için kullanılır. böylece konuşma, bir uzlaşı aracı olmaktan çıkar, bir araçsallaşmış güç haline gelir. zihinle bastırma, beden gücüyle bastırmanın yerini alır. bu durumda konuşmak da tıpkı fiziksel şiddet gibi, bir üstünlük kurma çabasına dönüşür.

dolayısıyla "insanlar konuşarak anlaşır" ifadesi, gerçekte bir yanılsamadır. çünkü insanlar, genellikle ancak çıkarları kesiştiğinde uzlaşırlar. bu kesişme de içsel bir empati ya da anlayışla değil, dışsal bir zorunlulukla ortaya çıkar. taraflar güçlerini ölçer, riskleri tartar ve ancak karşılıklı kayıp ihtimali ortaya çıktığında "konuşmayı" tercih eder. bu konuşma da barışçıl bir doğanın değil, dengenin zorunlu sonucudur. örneğin iki devlet, birbirine saldıracak güçleri olduğu kadar, birbirine kaybettirecek güçleri de olduğunu bildiğinde masa kurulur. o masa, barışın değil, tehdidin dengesidir.

tarih boyunca insanlık bunu tekrar tekrar yaşamıştır. savaşlar, sömürüler, katliamlar hep güce dayalı yürütülmüş, masa ise ancak güç dengesi sağlandığında kurulmuştur. sömürgeci devletler, askeri ve ekonomik üstünlüklerini kullanarak başka toplumların kaynaklarını yıllarca talan etmiş; ne zaman ki bu halklar direnme gücüne ulaşmış, o zaman masa gündeme gelmiştir. 

konuşma, ancak güç dengesi kurulduğunda başlar. uzlaşı, güçsüzlüğün zorunlu sonucu olur. yani uzlaşmak, çoğu zaman etik bir bilinç değil, konjonktürel bir zorunluluktur. bu nedenle insan, uzlaşan bir bilinç taşıdığı için değil, başka çaresi kalmadığı için uzlaşır.

bireysel düzeyde de bu gerçeklik değişmez. örneğin bir iş yerinde güçlü konumda olan bir yönetici, çalışanların taleplerini dinlemez, konuşmaz, görmezden gelir. ama bu çalışanlar örgütlenip, hak aramaya başladığında; yani güç dengesi değiştiğinde, o yönetici konuşmayı tercih eder. burada konuşma, bir anlayıştan değil, riskten doğmuştur. yine bir evlilikte, bir taraf sürekli olarak diğerini bastırıyorsa, orada konuşma değil monolog vardır. ne zaman ki, karşı taraf kendi sınırlarını belirler ve denge kurmaya başlarsa, ancak o zaman gerçek anlamda konuşma mümkün olur.

insan, gücünü kullanarak bir "kazanç" elde ettiğinde bunu "haklılık" ya da "gerçek bir kazanım" sanır. ama bu yanıltıcıdır. 

çünkü kazanç, düşüncenin ya da doğruluğun ürünü değil, pozisyon ve imkanın sonucudur. örneğin bir şirket piyasadaki diğer küçük firmaları yok ederek büyürse, bu onu haklı yapmaz. ama o şirket, gücünü kullanarak elde ettiği sonucu "başarı" diye tanımlar. 

tıpkı doğada güçlü olanın avlanma hakkını elde etmesi gibi. bir aslan, ormandaki diğer hayvanlara göre daha güçlüdür. bu nedenle avlanır, hükmeder, lider olur. bu onun düşünsel ya da ahlaki olarak haklı olduğunu göstermez. sadece güçlü olduğunu gösterir. insan da çoğu zaman bu hayvani yasalarla hareket eder ama bu gerçeği görmez (hatta görmemek için çabalar).

bu noktada insanı "düşünen hayvan" olarak tanımlamak bile fazla iyimser olabilir. çünkü düşünmek, sadece fikir üretmek değil, o fikri neden ürettiğini bilmek; ona karşı dürüst olmaktır. ama insan, çoğu zaman kendi fikirlerine dahi dürüst değildir. 

kendi gücünü, kendi çıkarını, kendi pozisyonunu savunurken bunu evrensel bir doğruluk gibi sunar (bahanesi bitmez. oysa tüm bahaneler gayri aklidir). böylece hem güç kullanır hem de bunu "uygar bir hak" gibi gösterir. bu da insanı, hem doğaya benzeyen hem doğasını inkar eden bir çelişkiye iter. insan doğaya benzer; çünkü tıpkı diğer canlılar gibi hayatta kalmak, üstünlük kurmak, kazanmak peşindedir. ama aynı zamanda doğayı inkar eder; çünkü bu benzerliği kabul etmez, kendini hep doğadan ayrı ve yukarıda konumlandırır ("insan, düşünen canlıdır" güzellemesinde olduğu gibi). 

sonuç olarak insan, ne konuşmanın ne uzlaşının ne de düşünmenin ne anlama geldiğini tam anlamıyla kavramış değildir. elde etmek, başarmak, kazanmak, haklı olmak gibi dürtülerle hareket eder. bu dürtülerle istediğini elde ettiğinde kendini haklı ve başarılı sayar. ama bu sadece bir yanılsamadır. çünkü bu kazanım düşünsel ya da ahlaki bir temele değil, hayvani bir içgüdüye dayanır. insan, doğayı aşıp bilinçli bir varlık olmak isterken, doğanın en ilkel yasalarıyla hareket eder. böylece kendi doğasına benzediği ölçüde, doğasını inkar ederek bir başka büyük çelişkiye daha sürüklenmiş olur. işte bu, insan olmanın en temel ama en az fark edilen çelişkilerinden biridir; doğaya benzediğini inkar ederek, doğayı aşmaya çalışmak… ama o doğanın yasalarıyla yaşamaya devam ederek!

bu çelişki sadece bireyde değil, toplumsal kurumların tümünde görülür. siyasette, barış, uzlaşı ve diyalog ideal olarak öne sürülür, ama iktidar çoğu zaman güç üzerinden kurulur. bir siyasi liderin en büyük meziyeti, ikna etmek değil, rakiplerini etkisiz hale getirmek olur. yasalar, anayasa, temsil sistemi konuşmayı mümkün kılar görünse de, fiiliyatta bu bir dengeyi bozmama arayışıdır. muhalefet iktidar olduğunda sesi yükselir, davranışları değişir. bundan hiç biri kaçınamaz. çünkü mesele söz değil, pozisyondur. konuşmak, gücün biçimini değiştirmenin aracıdır sadece.

dinlerde de bu çelişki belirgindir. barış, hoşgörü, sevgi gibi kavramlar dinlerin merkezinde yer alır ama tarih boyunca dinlerin güce dönüşen yorumları savaşlara, ayrımlara, dışlamalara neden olmuştur. farklı düşünenin aforoz edilmesi, sorgulayanın sapkın ilan edilmesi, inancı paylaşmayanın yok sayılması, hep güçle yapılan müdahalelerdir. dinde sözün değeri, ancak güce tabi olduğu sürece korunur. hakikat konuşmak değil, hakikati sahiplenmiş olmakla ilişkilendirilir. böylece "tanu-" kökünden gelen gerçek söz (muhatabını tanıma edimi), yerini buyruğa bırakır.

ailede ise konuşmanın değeri çoğu kez hiyerarşiye tabidir. ebeveyn-çocuk, erkek-kadın ilişkisinde konuşmak, çoğu kez eşit iki öznenin buluşması değil, bir tarafın diğerine ne yapması gerektiğini bildirmesidir. aile içi uzlaşı, güce dayalı sessizlikle sağlanır. konuşmak ise çoğunlukla çatışma korkusuyla ertelenir. çocuk dinlenmeden büyür, kadın susturularak uyum sağlar, erkek söz sahibi olduğu için haklı sayılır. burada da konmak fiili yürürlüktedir; çarpık biçimde herkes yerini bilir, yerini terk eden yadırganır.

hukuk alanında da benzer bir yapı işler. mahkemeler konuşma alanlarıdır görünürde, ama bu konuşmalar da gücün belirlediği sınırlar içinde geçer. yargıç bir şey söyler, avukat bir şey söyler, tanık bir şey söyler ama bunların hepsi belirlenmiş roller içinde konuşur. burada da gerçek anlamda bir tanuşmak (karşılıklı tanıma) değil, prosedürel bir hüküm süreci işler. adaletin amacı, hakikati tanımak değil; düzeni sürdürmektir çoğu zaman.

böylece ister birey, ister kurum, ister toplum düzeyinde olsun, konuşmak; uzlaşmak, düşünmek, tanımak gibi yüksek bilinç düzeylerine değil, güç dengesine bağlı olarak devreye girer. 

insanlar konuşarak anlaşmazlar; ancak mecbur kaldıklarında konuşur gibi yaparlar. hakikat, çoğu kez ancak dengelenmiş korkunun ve sınırlanmış çıkarın içinde konuşulabilir olur. 

işte bu yüzden, insanın konuşmakla övünmesi, konuşmayı tanımadığı içindir. tanu köküyle gelen söz, artık bir tanıma eylemi değil, bir konum ilanıdır sadece. ve bu da insanı, hem hayvanlara benzeyen hem de hayvanlara benzemediğini söyleyerek daha da hayvansılaşan bir canlı haline getirir.

14 Mayıs 2025 Çarşamba

baba kavramı üzerine düşünceler.

baba kavramı üzerine...


baba diye bir varlık yoktur. bu ifade ilk anda garip ya da kışkırtıcı görünebilir ama baba doğulmaz, baba  olunabilir bir şeydir, o da ancak gerekli koşullar sağlandığında. 

bir kadınla bir erkek cinsel birliktelik yaşayabilir. bu birliktelikten bir çocuk dünyaya gelebilir. ama eğer erkek eylemlerinin sorumluluğunu rededer ve kadındanı terkeder, doğacak ya da doğmuş çocukla hiçbir duygusal, fiziksel ya da ahlaki bağ kurmazsa ona baba demek ne kadar mümkündür? 

çocuğun ruh dünyasında, yaşam çizgisinde, değerlerinde hiçbir izi olmayan birine sadece genetik bir bağ (15dk'lık bir birliktelik) nedeniyle baba demek, bu kavramın içini boşaltmak değil midir? 

o halde baba, sadece bir unvan değil, bir sorumluluklar bütünüdür. bir çocuğun varlığı karşısında "ben buradayım" diyebilen bir varlık olmaktır baba.

dolayısıyla "baba" kelimesi, ancak belirli niteliklerin varlığıyla anlam kazanır. çocuğuyla ilgilenmeyen, onu kabul etmeyen, onun annesini yok sayan, sorumluluklarını bile isteye - seve seve üstlenmeyen bir erkek için "baba" kelimesi kullanmak doğru değildir. baba, bir görev değil; devamlılık isteyen bir duruştur, bir bilinçtir. işte ancak bu bilinci dikkate alarak "baba" kavramını çözümleyebiliriz.

baba, bir sıfat değil, bir ilişkinin sonucu olarak ortaya çıkan; yalnızca biyolojik değil, çok katmanlı bir kavramdır. bu nedenle sadece bir kişinin değil, bir konumun adıdır. baba olmak, sadece bir çocuğun dünyaya gelmesine vesile olmak değil, o çocuğun hayatında, zihninde, dünyasında anlam taşıyan bir varlık olmaktır.

en temel ayrım şudur; bir erkek baba olabilir ama her erkek baba değildir. çünkü baba olmak, yalnızca bir doğumun ardından verilen bir unvan değil, bir yaşam biçimidir. tıpkı anne olmanın yalnızca doğurmakla sınırlı olmadığı gibi.

erkeklik ve baba olmak, iki ayrı şeydir. erkeklik biyolojik ve yalın bir özellikken, baba olmak bu özelliğin kompleks bir sorumluluğa dönüşmesidir. 

erkeğin katkısı başlangıçtır ama "baba" olmak o başlangıcın yıllara yayılan devamlılığıdır. bu devamlılık, bakım, varlık, koruyuculuk, yön vericilik, destek, anlam üretme ve anlama çabası biçiminde tezahür eder.

bir çocuğun dünyasında baba, çoğu zaman "güven" duygusunun taşıyıcısıdır. çocuk ilk olarak anneyle bedensel bir bağ kurar ama dış dünya ile ilişkisi büyük ölçüde baba aracılığıyla şekillenir. baba burada sınırları çizen, "hayır" diyen, ama aynı zamanda "buradayım, seni tutarım" diyendir. bu yüzden babanın psikolojik varlığı, çocuğun iç dünyasında düzen ve yön hissiyle iç içe geçer. babanın olmaması ya da tutarsızlığı, çocuğun ruhsal dengesinde boşluklar ve çatlaklar bırakabilir.

baba, çocuğa "dünya seni umursuyor" mesajını verir. bu nedenle baba ilgisizse, çocuk yalnızlıkla değil, dünyayla ilgisizlikle yüzleşir. işte bu yüzden bazı bireyler yıllar sonra bile babalarıyla yüzleşmeyi arzu ederler; çünkü aslında dünyaya dair anlamlandırmaları eksik kalmıştır.

toplumlarda baba figürü tarihsel olarak güç, otorite ve aile reisi gibi rollere yüklenmiştir. ama bu rollerin çoğu çağlar boyunca "erkek egemenliği" yle karıştırılmış ve sevgi, merhamet, güven gibi baba olmanın asli parçaları ihmal edilmiştir. baba olmak, yalnızca ekmek getiren adam olmak değil, duygusal varlığına ve rehberliğine daima ihtiyaç duyulan kişi olmaktır.

gelinen günde babalık, giderek "annelik gibi" bir bağlanmayı da kapsar hale gelmiştir. artık çocuk büyütme sadece annenin görevi olarak değil, baba ile birlikte yürütülen ortak bir sorumluluk olarak görülüyor. bu da babalığın yeniden tanımlandığı bir dönemi işaret eder.

baba, evliliğin çocuğa dönük boyutunun ifadesidir. evlilik iki kişi arasındaki birliktelikse, baba olmak bu birlikteliğin üçüncü bir kişiye yönelmiş sorumluluğudur. ama dikkat; baba olmak için evlilik şart değildir; ama çocuğun güvenli büyümesi için bir "bağlılık sözleşmesi" gerekir ki, bu sözleşme en sağlam şekilde evlilikte kurumsallaşır. evlilik burada sadece nikah değil, sorumluluğu paylaşma, birlikte yürüme, birlikte karar alma, birlikte büyütme anlamına gelir.

https://mstbysl.blogspot.com/2025/04/dogal-birlikteliklerden-dusunsel.html

baba, sadece çocuğa karşı değil, eşine, ailesine, hatta kendi geçmişine karşı da sorumluluk taşıyan bir figürdür. bir babanın kendi çocukluğunda yaşadığı eksikler, farkındalıkla yeniden üretilip aktarılmazsa zincirleme travmalar oluşur. çünkü baba olmak, yalnızca bir rolü oynamak değil, o rolü inşa etmektir. iyi bir baba olmak, iyi bir eş, iyi bir insan, iyi bir rehber olmayı da gerektirir.

baba sevgisi genellikle daha az gösterilen ama derin olan bir sevgi türü olarak tanımlanır. annelik daha çok sarıp sarmalama üzerinden tanımlanırken, babalık daha çok yön gösterme, yol açma, bazen de geri çekilerek alan tanıma üzerinden işler. ama bu, sevgisiz değil; aksine, özgürlüğe saygı duyan bir sevgi biçimidir. babanın çocuğuna duyduğu sevgi, bazen sessizdir ama onun yokluğunda çocuk o sessizliğin ne kadar anlam yüklü olduğunu hisseder. baba sevgisi, çocuğa "kendin olabilirsin, ama bu dünyada yalnız değilsin" demektir.

baba, aslında çocuğun hayatındaki ilk "başka" dır. çocuk annenin bir parçasıdır ilk anda. anneden gelir o, baba ise "öteki" dir ilk etapta. bu ötekiyle ilişki kurmak, çocuğun benlik gelişiminde bir eşiği ifade eder. çocuğun kendi sınırlarını ve başkalarının varlığını kabullenmesi, büyük ölçüde baba figürü üzerinden gerçekleşir.

baba, genellikle çocuk tarafından yüceltilir. ama büyüyen çocuk, babasının da kusurları olduğunu gördüğünde bir kırılma yaşar. işte burada baba, çocuk için ya bir hayal kırıklığına dönüşür ya da bir insan olarak anlaşılır hale gelir. bu fark, babanın çocuğu ile kurduğu ilişkinin içtenliğiyle doğrudan ilişkilidir. baba olmak, çocuk tarafından sevilmeye çalışmak değil; çocuk tarafından anlaşılmayı göze almaktır. çünkü bir gün çocuk sorar; "sen neredeydin, ne yapıyordun, ne düşünüyordun?"... baba bu sorulara hazırsa, işte o zaman gerçekten oradadır.

hiç kimse bir anda baba olmaz. aklı başında adam önce kendi çocukluğunu anlar, sonra geçmişiyle yüzleşir, sonra kendine baba olur; geçmişini affeder, bugünü sahiplenir, geleceği inşa eder. kendine baba olan bir adam, başkalarına da rehber olabilir. çünkü baba olmak, sadece bir çocukla ilişkili olmak değil, zamanla ilişkili olmaktır. geçmişin yükünü taşımamak, geleceğe dair sorumluluk duymak ve bugünde ilkeli, ölçülü ve tutarlı var olmaktır.

baba, bir unvan değil, bir emektir. bazen el uzatan, bazen geri çekilen, bazen omuz olan, bazen gözyaşını saklayan bir duruştur. baba olmak bir sorumluluk değil, sorumluluğun ta kendisidir. ve her çocuk, hayattaki ilk cümlesini babasının varlığı ya da yokluğuyla tamamlar. bu yüzden "baba", bir ad değil, bir cevaptır; "ben buradayım"...

ve işte tam bu noktada, en kritik gerçek üzerine düşünmek gerekir; iyi bir baba olmanın ilk ve en temel şartı, iyi bir eş olmaktır.

çünkü baba, sadece çocukla değil, çocuğun annesiyle kurduğu ilişkiyle de şekillenir. bir adam eşine karşı sevgi, saygı, sorumluluk, anlayış ve adalet duygusunu içselleştirememişse; çocuğuna dair her davranışı eksik ve çelişkili olacaktır. annesiyle ilkeli, ölçülü ve sürdürülebilir bir ilişki kurmamış birinin, çocuğa değer verdiğini söylemesi bir yanılsamadır. çocuk yalnızca kendisine söylenenleri değil, evde olup biteni izler. annesinin hiçe sayıldığını, görmezden gelindiğini ve dolayısı ile aşağılandığını gören çocuk, babasının ilgisini "çarpık" bir sevgi olarak içselleştirir. bu hem çocuğa hem sevgiye ihanettir.

iyi bir eş olamayan birinin iyi bir baba olması düşünülemez. eşine karşı sabırlı olmayan, empati kuramayan, adil olamayan, birlikte karar alamayan bir adam, çocukla da aynı hataları tekrarlar. sevgi adı altında kontrol kurar, koruma adı altında kısıtlar, disiplin adı altında korku salar.

çocuk, yalnızca biyolojik bir doğumun çıktısı değil; iki insanın ilişkisinin, yaşam anlayışının, değer dünyasının bir yansımasıdır. bu yansıma, ancak eşler arasında güvene, saygıya ve karşılıklı anlayışa dayanan bir ilişki varsa sağlıklı olur. bu ilişki çocuğa görünmez ama sağlam bir zemin oluşturur; düşmeden yürümesini, korkmadan denemesini, travmasız büyümesini sağlar.

bu yüzden baba olmak, önce medeni insan olmakla, sonra eş olmakla başlar (ikisinin sorumlulukları ayrı ayrıdır). eğer bir adam eşine karşı dürüst, açık, sorumlu, anlayışlı ve sevecen değilse; çocuğa ne kadar oyuncak alırsa alsın (buna rüşvet versin de denebilir), ne kadar zaman geçirirse geçirsin, bir bütünlük oluşturamaz. çocuk hisseder, çocuk görür, çocuk anlar. çocuk, annesine saygı duyan bir babayla büyürse ancak o zaman kendine de, yaşama da saygı duymayı öğrenir.

bu yüzden; baba olmak bir çocuğa sahip çıkmak değil, önce eşine, sonra birlikte kurulan hayata, sonra o hayattan doğan yeni cana saygı göstermektir. ve bu saygı sözcüklerle değil, her günkü davranışlarla, kararlılıklarla, geri adımlarla, sabırla, emekle, bilinçle edilir.

çünkü çocuğun ilk güvendiği yer, anne ve babanın birbirine olan tutumudur. orası çökerse, çocuğun dünyası da çöker - güvensizleşir.

bir adam karısına nasıl davranıyorsa, çocuğunun geleceğini de öyle inşa eder... 

13 Mayıs 2025 Salı

karmaşanın nedeni, bir fiil olaylar değil yorumlar olmasın...

karmaşanın (dahası toplumsal sorunların) nedeni, bir fiil olaylar ya da olgular değil yorumlar olmasın...


insanlık tarihine, topluma, aileye ya da bireysel ilişkilere bakıldığında bir hakikatin fark edilmesi kaçınılmazdır; yaşanan hiçbir kargaşa, çatışma ya da savaş, yalnızca olaydan ibaret değildir.

görünüşte somut bir neden vardır; bir davranış, bir söz, bir eylem, bir kaza, bir karar… fakat dikkatle bakıldığında bu somut nedenin kendisi değil, o nedenin nasıl yorumlandığı belirleyici olur. 

kargaşanın fitilini ateşleyen şey, olay değil, zihinlerde yankılanan anlamdır. çünkü olaylar özü itibari ile nötrdür, yapılan yorumlar ise yük taşır.

bir arabanın park yeri, bir bakış, bir söz, bir sınır hattı, bir yasa maddesi ya da kutsal bir metin… bunların tümü birer olay ya da veridir. ama insanlar bu verilere eşlik eden bir yorum biçimi olmadan davranış geliştirmez. ve her yorum bir bağlamda oluşur; kültür, inanç, geçmiş deneyim, beklenti, güvensizlik, korku ya da özlem. bu bağlam yorumun doğasını belirler, yorum ise bir davranışı... 

psikoloji açısından; birey, her olayı kendi zihinsel şemaları içinde değerlendirir. geçmişte dışlanan bir birey, birinin sessiz kalmasını tekrar bir dışlanma işareti olarak yorumlayabilir. bu yalnızca kendi zihninde oluşan bir anlamdır; olay değil, algıdır. 

travmatik geçmiş, kıyaslar, eksik özgüven ya da beklenti yorgunluğu, yorum mekanizmasını bozar. kişi farkında olmadan olaylara "ben hep haksızlığa uğrayan taraftayım" şablonuyla yaklaşır. böylece en küçük olayda bile kırılganlık, öfke, savunma, suçlama, hatta saldırganlık doğar. bu durumda çatışma, nesnel olaydan değil, bireyin ruhsal geçmişinden kaynaklı yaptığı yorumdan kaynaklanır.

okulda bir öğrencinin öğretmeniyle göz göze gelmekten kaçınması, öğretmen tarafından "saygısızlık" ya da "ilgisizlik" olarak yorumlanabilir. oysa öğrenci, geçmişte göz göze geldiğinde azarlanmış olabilir ve şimdi yalnızca kendini koruyordur. öğretmen bu ihtimali düşünmeden öğrenciyi azarlar ve kargaşa başlar. olay değil, yorum çatışmasıdır bu. 

sosyoloji açısından; toplumlar değer sistemleri oluşturur. bu sistemler içinde davranışları sınıflandırır; ayıp, iyi, güzel, kötü, çirkin, saygısızlık, hakaret, hak, görev gibi kavramlar hep yoruma dayalıdır. 

bir toplumda makul sayılan bir davranış, bir başka toplumda kargaşaya neden olabilir. çünkü olay değil, olaya yüklenen sosyal anlam değişir. toplumsal çatışmalar bu kültürel yorum farklarından doğar.

bazı kültürlerde yüksek sesle konuşmak canlılık ve samimiyet göstergesidir. ama başka bir kültürde bu durum "terbiyesizlik" ya da "kabalık" olarak yorumlanabilir. bir turistin yüksek sesle konuşması, yerli halkla çatışma doğurabilir. olay aynıdır; fakat sosyal anlamlar farklıdır.

hukuk açısından; hukuk, görünüşte somut olaylara karşı kurallar koyar. ama hukuk bile olaydan çok, o olayın anlamına odaklanır. bir fiil kasten mi yapıldı, ihmal mi vardı, kastın derecesi neydi, niyet neydi gibi sorular hep olayın yorumu üzerine kuruludur. hatta hakimler arasında bile aynı olayı farklı şekilde değerlendirme mümkündür. çünkü yasa sabit olsa da, yorumlayıcı insan farklıdır. bu nedenle hukukta içtihatlar oluşur; çünkü olay değil, yorum önceliklidir. insan, hukuki çatışmalarda da olay üzerinden değil, olayın ne anlama geldiği üzerinden kavga eder.

bir kişi, evinin önüne park etmiş bir aracı kaldırtmak için çekici çağırdığında, araç sahibi olayı şikayetçinin şahsıyla sorunu olduğu şeklinde yorumlayabilir. oysa ev sahibi bunu "hukuki hakkımı kullandım" biçiminde değerlendirir. olay aynı; araba kaldırıldı. ama biri bunu haksızlık, öbürü yasal hak olarak görür. aradaki fark, olay değil, yapılan yorumdadır. 

dini açıdan; kutsal metinler sabittir. ama bu metinlere dair anlayışlar değişkendir. tarih boyunca birçok dini çatışma, doğrudan tanrı adına değil, tanrı adına yapılan yorumlar üzerinden gerçekleşmiştir. ayetin ne demek istediği, neye izin verip neyi yasakladığı konusunda ortaya çıkan farklı yorumlar, mezheplerin, tarikatların, çatışmaların doğmasına neden olmuştur. tanrı’ya inanan iki kişi, aynı kitaba muhatap olmalarına rağmen birbirini sapkın ya da zındık ilan edebilirler. sebep metin değil, metnin farklı yorumlamış olmasıdır. bu da gösterir ki, dini çatışmalar bile olgu ya da olay kaynaklı değil, yorum kaynaklıdır.

"cihad" kelimesinin bir yorumuna göre bu, içsel arınma ve mücadeledir. başka bir yoruma göre ise düşmana karşı fiziki savaş anlamına gelir. iki birey ya da toplum bu kavramı farklı şekilde okuduğunda, birisi barışı savunurken diğeri savaşı meşru görebilir. ayet aynı, yorum farklı, sonuç kökten değişir.

siyasal açıdan; devletler arası çatışmalar, görünüşte sınır ihlalleri, tehditler, doğal kaynaklar gibi sebeplere dayandırılır. ama bu olaylara yüklenen anlam, çatışmanın yönünü belirler. aynı askeri hamle, bir ülke için "savunma", diğeri için "saldırı" anlamına gelir. her iki taraf da kendi yorumunun "hakikat" olduğunu varsayar. oysa hakikat değil, yorumlar çatışır. ideolojik savaşlar da böyledir. farklı fikir sistemleri, aynı olaylara farklı anlamlar yüklediği için kargaşa doğar. 

özgürlük, eşitlik, adalet gibi evrensel değerler bile farklı ideolojilerce farklı yorumlandığında, insanlar birbirine düşman hale gelir.

bir ülkenin mültecileri sınırdan geçirmesi, bir başkası için "insanlık görevi" olarak algılanırken, diğer bir devlet bunu "ülkemize tehdit ve istilacı davranış" olarak yorumlayabilir. olay aynıdır; sınırdan geçen insanlar. ama biri için bu bir yardım, öteki için bir savaş ilanıdır. yorumlar savaşır, insanlar ölür.

ve en temel düzeyde, insan ilişkilerine dönersek;
bir söz, bir bakış, bir suskunluk, bir ihmal ya da bir tercihin kendisi değil, bunların ne anlama geldiği hakkında yapılan yorumlar insanları birbirinden uzaklaştırır. 

bir çift arasında yaşanan sorunlar çoğu zaman bir fiil olaylardan değil, olaylar hakkındaki kanaatlerden doğar. 

"bunu bana saygısızlıktan yaptı", "beni sevmiyor", "önemsemiyor" gibi çıkarımlar, olayın doğasını aşar ve yorum düzeyine geçer. oysa karşı tarafın niyeti tümüyle farklı olabilir. ama bu bilinmezse ve kişi sadece kendi yorumuna güvenirse, ilişki zedelenir.

bir eşin, diğerinin doğum gününü unutması bir olaydır. ama bu unutma eylemi "artık sevmiyor" diye yorumlandığında, sorun büyür. oysa unutma bir yorgunluk, dalgınlık, stres, hatta depresyon belirtisi olabilir. yorum değiştirilse, anlayış gelişir; yorum sabitlenirse, kargaşa doğar.

o halde denebilir ki; bir olayın ardından yaşanan her türlü duygu, tepki ve çatışma, olayın kendisinden değil, o olayın nasıl yorumlandığından doğar. ve bu yorumlar sabit değildir; değiştirilebilir. 

kişi yorumunu değiştirdiğinde, duyguları değişir, davranışları değişir ve kaçınılmaz olarak olayların sonuçları da değişir. 

sonuç olarak; tüm sorunların temelinde olayın kendisinden ziyade olayın yorumlaması - anlamlandırılması vardır. 

anlamı yani yorumu değiştirmek, çatışmayı da değiştirir. yorumlarımızı gözden geçirmek, kargaşanın değil, anlayışın önünü açabilir. 

o halde bakış açısı üzerine, hiç düşünülmemiş bir şekilde yeniden düşünmemiz icab eder. haliyle; düşünülmüş olsaydı, üstte çözümlediğimiz insanlığın en temel sorunu belki çözüme kavuşacaktı. 

"bakış açısı" müstakil olarak ayrıca ele alınacaktır... nihayetinde problemi tüm açıklığı ile ortaya koyduk. artık çözüm üretmek, (insanlığın yaptığı ve yapmaya devam ettiği şekilde) dipsiz bir kuyuda iğne aramak gibi değil; spesifik bir meseleyi çözümlemek şeklinde olacaktır... 


11 Mayıs 2025 Pazar

anne kavramı üzerine düşünceler...

her kız çocuğu bir anneye dönüşme potansiyelini içinde taşır. 


bu yalnızca biyolojik bir olasılık değil, varlığın en köklü taşıyıcılığına dair bir özdür. çünkü insan türünün devamı, yalnızca bir doğum meselesi değil; büyütme, taşıma, katlanma, dönüştürme ve inşa etme meselesidir. bütün bunlar kadının, daha doğrusu annenin varlığında şekillenir. 

anne, sadece doğuran değildir; emek veren, bekleyen, susan, uyumayan, bağışlayan, koruyn, büyüten, vazgeçmeyen, sabreden, anlayan ve affedendir (yer yer terlik fırlatandır anne 😁, ama fırlattıran-lar-a bakmalı faal bir akıl). 

anne olmak sadece bebekle ilgili bir mesele değildir; bebeğin doğası gereği huysuzluğu bir yana, çoğu zaman özü gereği huysuz olan bir eşle yaşamak zorunda kalmaktır anne olmak...

annenin taşıdığı yük sadece bedensel değil, zihinsel, duygusal ve toplumsaldır. 

karnının çatlayana dek büyümesine razı gelmek; gecenin her saatinde uyanmak, uyanmakla kalmayıp sükunetle yatıştırmak, ertesi gün yorgunlukla değil aynı sevgiyle yeniden kalkmaktır anne olmak. işte bu sorumluluk, sıradan insanın taşıyabileceği yüklerin ötesindedir çoğu zaman.

bir erkek olsaydı bu deneyimin içinde, büyük ihtimalle istifa ederdi bu yükten. (doğrusu ben anne olmaklığı anlayamam, sadece üzerine düşünebilirim). 

çünkü bu sabır, bu özveri, bu yorgunluk sadece güçle değil, bilinçle taşınır. annenin çilesi bilinçlidir. 

kendi acısının ne anlama geldiğini bilerek susar. kendi uykusuzluğunun anlamını bilerek uyanır. kendi yorgunluğunun bir geleceğe hizmet ettiğini bilerek kalkar. işte bu bilinçtir insanı insan yapan. 

anne olmak, bir insanın kendi varlığından daha büyük bir varlık için yaşamayı kabul etmesidir. ve bu kabul, en yüksek bilinç düzeyinin göstergesidir.

buradan bakıldığında, insanlık tarihinin en büyük çelişkisi açıkça ortaya çıkar; medeniyet adına düzenler kuran, anayasalar yazan, haklar ilan eden insanlık, en başta medeniyetin temeli olan anneye hak ettiği değeri verememiştir. çünkü medeniyet denilen şey, yüksek binalar ya da düzenli yollarla değil, yüksek bilinçle başlar. ve yüksek bilinç, ancak annesinin (dahası annelerin ve anne adaylarının) ne yaşadığını anlayabilen bir zihinle mümkündür.

medeni toplum, annenin taşıdığı sorumluluğu toplumsal yapıya yansıtabildiği oranda gerçekten medenidir. çünkü medeniyet, başkasının yükünü fark etmekle, kendi konforundan vazgeçebilmeyle, anlayışla, sabırla, özenle, bilinçle kurulur. 

bir annenin bebeğini ağlarken sabırla kucağına alması gibi, medeni birey de toplumdaki diğer bireylerin sesine böylece kulak verir. 

bir annenin çocuğunu anlamaya çalışması gibi, medeni birey de karşısındakini anlamaya çalışır. 

bir annenin kendi ihtiyaçlarını ikinci plana atması gibi, medeni birey de yalnızca kendi çıkarı peşinde koşmaz. işte bu yüzden, anne olmaklık, medeni olmanın en kadim ve en hakiki nüvesidir.

eğer bir toplumda annelik deneyimi yalnızca kadına ait bir yük değil, insan olmanın özü olarak görülseydi; o toplumda zulüm, kibir, anlayışsızlık, öfke, bencillik azalırdı. çünkü herkes, en azından zihinsel düzeyde bir anne gibi düşünmeye denerdi. empati, sabır, sorumluluk ve özveri sadece kadınlara yüklenen değil, insanlığa ait erdemler olurdu.

o halde ideal toplum, annenin taşıdığı bilinçle kurulabilir ancak. ve medeni insan, annenin yaşadıklarını anlayabilen (en azından bunu anlamaya çabalayan) insandır. bu anlayış olmadan yazılan her yasa eksik, çizilen her sınır adaletsiz, kurulan her düzen duygusuz olur. 

çünkü en temel değerlerimiz-bilgilerimiz  annemizden gelir (her çocuk en temelde annesinin konuştuğu dili konuşur. hemde de annesinin konuştuğu şekilde) ; çünkü varlığımızın anlamı onun sabrında gizlidir (yani en temelde her çocuk annesi gibi düşünür). 

ve bu sabrı anlamayan hiçbir bilinç, gerçek anlamda medenileşemez.

işte bu yüzden, medeni toplum ancak anne üzerinden anlaşılabilir. çünkü anne, sadece insanı değil; insanlığı taşır.

anneyi anlamak kadını anlamakla, kadını anlamak kız çocuğunu anlamakla mümkündür. yani insanlık (özellikle erkekler), ne olup bittiğini anladıklarında anneyi; dolayısı ile kızı ve kadını anlamış olacaklar. yani ne olup bittiğini anlamak, kızı, kadını, anneyi; yani çabayı, özveriyi, emeği, sabrı, sağduyuyu, empatiyi anlamakla mümkündür...

anneler yoksa insan türü yok demektir. peki babalar bu işin neresinde? ontolojik - biyolojik olarak yerleri belli (bir damla! katkıları olduğu aşikar) ama bilinç düzeyinde nerede oldukları tartışılır...

erkeklerin genelde savaştıkları görülür; ideoloji, din, bilim, tarih, para, kariyer, vb uğruna... 

bir çocuk, yani insan türünü mümkün kılan nüve için savaşmakta (genelde direniş şeklinde olur bu savaş) kadınların payına düşer; aslında bilinçli olarak kabullenirler onlar bunu...

bu bilinç dolayısı ile anne olmak bir değerdir. ve her anne değerlidir. bunu hiçe saymak ya da göz ardı etmek cehalet değilse zihinsel bir özürdür.

dolayısı ile gelinen günde teknoloji gelişmiş olabilir ama insan türünün geliştiğini iddia etmek ahmaklıktır...

3 Mayıs 2025 Cumartesi

ilk taşı günahsız olan atsın...


ilgili olay gerçekten yaşanmış olsun ya da olmasın "ilk taşı günahsız olan atsın" ifadesi yüzeyde basit bir söz gibi görünse de aslında çok daha derin bir hakikati kndinde taşır. 

bu söz, sadece bireylerin değil, toplumların, kültürlerin, uygarlıkların ve sistemlerin kendilerini masum zannederek başkasını yargılamaya kalkmalarının önünü kesen bir epistemolojik sınıra işaret eder. 

çünkü günahkara taş atmak isteyen kişi de günahsız değildir.

bu sözün bir grup insanın zina yaptığı iddia edilen bir kadını taşlayarak öldürmek istemesi üzerine isa'ya yöneltilen bir tuzaktan doğduğu anlatılır. insanlar o'na, "böyle birinin taşlanması gerektiğini söylüyor yasa, sen ne diyorsun" derler. isa'nın cevabı kısa ve sarsıcıdır "içinizde hiç günah işlememiş olan, ilk taşı atsın"...

bu cümlede, görünüşte bir adalet kriteri sunulur; taşı atmak isteyen kişi, kendisinin suçsuz olduğundan emin olmalıdır. ama daha derinde isa, taşı atmanın neredeyse olanaksız olduğunu söyler. çünkü günahsızlık iddiası başlı başına bir kibirdir. bir insanın kendisini tamamen suçsuz sanması, insan doğasının zayıflığını, zaaflarını ve yanılabilirliğini reddetmesi demektir. bu kibir hali başlı başına bir günahtır. 

hiç günahsız olsa dahi (ki bu olanaksızdır) taşı atmaya kalkışan biri, tam o anda suç işlemiş olur. bir insanın başka birini yargılayıp cezalandırması, kendi konumunu-pozisyonunu kutsaması anlamına gelir. çünkü ideal yargı, kuşatıcı adalet bilgisi ve kusursuz görüş gerektirir. fakat insanlar sınırlı, eksik ve özneldir. biri diğerini yargılamaya kalktığında kendi kusurlarını göz ardı etmiş olur.

jan valjean (victor hugo - sefiller), bir parça ekmek çaldığında teknik olarak suçluydu ama gerçekte sadece aç bir çocuğu doyurmaya çalışan çaresiz bir adamdı. onu yargılamak demek, açlığı, umutsuzluğu, sistemi ve adaletsizliği görmezden gelmek demektir. 

raskolnikov (dostoyevski - suç ve ceza) bir tefeciyi öldürdüğünde dışarıdan bakıldığında suçlu, ama içeriden bakıldığında yoksulluğun, yalnızlığın ve zihinsel çöküşün simgesiydi. 

victor hugo'nun bir idam mahkumunun son günü adlı eserinde idam kararının insan vicdanında neye dönüştüğünü, adaletin soğuk ellerinin bireyin yaşamına nasıl yavaşça kıydığını okuruz. 

elie wiesel'in night (gece) adlı kitabı, nazi kamplarında bir çocuğun gözünden insanlık dışı bir adalet anlayışının nasıl yaşandığını gösterir. 

primo levi'nin if this is a man (bunlar da mı insan) adlı eseri, suçun bireyden çok sisteme ait olduğunu gözler önüne serer. 

shoah adlı dev belgesel, tanıkların sesiyle, susmanın da bir suç olduğunu açıkça gösterir. 

christopher browning’in ordinary men adlı kitabı, sıradan alman polislerin nasıl toplu infazlara katıldığını, emir-komuta zinciri içinde nasıl vicdanlarını susturduklarını gözler önüne serer.

amerika kıtasının keşfi sırasında yerlilerin barışçıl halklar olduğu, columbus'un kendi mektuplarında ve oğlunun kaleme aldığı metinlerde bile ifade edilmiştir. laurence bergreen'in christopher columbus; the four voyages adlı kitabı, columbus'un yazışmalarına dayanarak, keşiflerin ardında yatan altın hırsını ve yerli halklara yönelik şiddeti ortaya koyar. 

ferdinand colon'un yazdığı the life of the admiral christopher columbus kitabı, yerli halkların düşmanca değil, tam tersine dostane olduklarını ve saldırgan davranışların çoğunlukla ispanyol askerlerinden geldiğini gösterir. 

chinua achebe'nin things fall apart (parçalanma) adlı romanı, sömürgecilikle birlikte gelen kültürel yıkımı içeriden bir dille anlatır. bu eser yayımlandığı yıl tam 10 milyon baskı sattı, 50'den fazla dile çevrildi, amerika'da birçok okulda ders olarak okutuldu. 2007 yılında bu eser man booker edebiyat ödülü'ne layık görüldü. bu eser şu an batının ekonomik gücünün en temel kaynağını tüm açıklığı ile konu edinir.

adam hochschild'in king leopold's ghost (kral leopold'un hayaleti) adlı kitabı, belçika kralı leopold'un kongo'da milyonlarca insanın ölümüne neden olan sömürge rejimini detaylandırır. 

david stannard'ın american holocaust adlı eseri, amerika kıtasındaki yerli halkların sistemli olarak nasıl yok edildiğini tarihsel verilerle anlatır (okumaya dirençli kalabalıklar, hollywood sineması sayesinde yerli haklın kafa derisi yüzen vahşiler, işgalcilerinde bu vahşilerin mağdurları olduğunu zanneder). 

iris chang'in the rape of nanking (nankin katliamı) adlı kitabı, japon ordusunun çin'in nankin kentinde gerçekleştirdiği katliamı tüm vahşetiyle belgelendirir. 

peter williams ve david wallace’ın unit 731 adlı kitabı, japonya'nın mançurya'da kurduğu biyolojik savaş laboratuvarında yaptığı insanlık dışı deneyleri anlatır.

batının modern sömürgeciliği yalnızca geçmişle sınırlı değildir. edward zwick'in yönettiği blood diamond (kanlı elmas) filmi, sierra leone'deki iç savaşta çocuk askerlerin nasıl kullanıldığını ve elmas ticaretinin bu savaşı nasıl beslediğini gösterir. elmas'ın anavatanı afrika olmasına rağmen, afrika yoksul ama elması pazarlayan (sömüren) batı zengindir.

fernando meirelles'in the constant gardener (arka bahçe) filmi, ilaç firmalarının afrika'da yoksul insanlar üzerinde yaptığı deneyleri anlatır. ilaç devi batının bu sahadaki (finansal) başarısının arka planı...

even the rain (yağmusu bile) filmi, ispanyolların güya medeniyet götürdüğü topraklarda yerli halkı nasıl sömürdüğünü ve bugünkü çok uluslu şirketlerin benzer biçimde su kaynaklarını gasp ettiğini anlatır. 

kevin costner'ın sunduğu 500 nations belgeseli, kuzey amerika'daki kızılderili kabilelerinin tarihini, kültürünü ve yok oluş sürecini (bir soykırımı) anlatır.

osmanlı'da muhaliflerin infazı, şeyh bedreddin örneğinde olduğu gibi, sadece düşünce farklılığının ölümle cezalandırıldığı bir anlayışın göstergesidir. 

ahmet refik altınay'ın osmanlı'da idamlar adlı eseri, padişahların kardeşlerini, vezirlerini, alimleri ve muhalifleri nasıl gözünü kırpmadan idam ettirdiğini gösterir. 

ayşe hur'un kaleme aldığı türkiye'deki siyasi idamlar dizisi, hem osmanlı hem de cumhuriyet döneminde, düşünce suçlarının (aslında düşüncenin) nasıl bastırıldığını gözler önüne serer. 

turgut özakman'ın "karar: idam" adlı eseri, inkılaplar döneminde yargısız infazları ve hukuk sisteminin araçsallaştırılmasını detaylandırır. 

taner akçam'ın yüz yıllık ah kitabı, ermeni meselesini merkeze alarak, resmi tarih tarafından bastırılmış pek çok zulmü belgelerle açıklar.

rusya'da stalinizm döneminde gulag kamplarında milyonlarca insanın yargısız bir şekilde hapsedildiği ve öldüğü tarihsel bir gerçektir. aleksandr soljenitsin'in the gulag archipelago (gulag takımadaları) adlı eseri, bu sistemin içeriden tanıklığını yapar. 

martin amis'in koba the dread adlı kitabı, stalin'in tiranlığını ve onun kurduğu korku rejimini bireylerin yaşamı üzerindeki etkileriyle birlikte değerlendirir. 

james hughes'un chechnya: from nationalism to jihad adlı kitabı, rusya'nın çeçenya'daki askeri müdahalelerini, sivillere yönelik infazları ve insan hakları ihlallerini gözler önüne serer.

çin'de mao'nun büyük ileri atılımı sırasında yaşanan kitlesel açlık ve ölümler frank dikötter'in mao's great famine adlı kitabında detaylı biçimde işlenmiştir. 

jung chang'in wild swans (yaban kuğuları) adlı eseri, üç kuşak çinli kadının yaşam öyküsü üzerinden çin'in kültürel dönüşümünü, şiddeti ve bastırmayı anlatır. 

nien cheng'in life and death in shanghai adlı kitabı, kültürel devrim sırasında bireylerin nasıl hedef alındığını ve nasıl sistemli işkencelere maruz kaldığını gösterir. 

dr. li zhisui'nin the private life of chairman mao adlı kitabı ise mao'nun özel doktorunun gözünden liderin kişiliğini ve ahlaki çöküşünü anlatır.

iskandinav ülkeleri görünürde dünyanın en refah, eşitlikçi ve özgürlükçü toplumlarıdır. fakat isveç ve finlandiya gibi ülkelerde cinsel şiddet vakaları dikkat çekici boyuttadır. human rights watch, amnesty international, the guardian ve bbc gibi saygın kaynaklarda yayımlanan raporlar, bu ülkelerde yılda on binlerce kadının cinsel tacize ya da tecavüze uğradığını göstermektedir. örneğin finlandiya'da her yıl 50 bin civarında kadın cinsel şiddet gördüğünü beyan etmektedir. bu ülkelerde yasanın güçlü olması suçu ortadan kaldırmamakta, sadece sistemin denetim sınırları içinde bastırabilmektedir. yasa kalktığında ya da uygulayıcılar olan biteni görmediğinde, medeni görünen birey aynı ilkel dürtülerle davranabilmektedir. bu da sistemin bireyi şekillendirmediğini, sadece zorla yönlendirdiğini gösterir.


dindar toplumlarda ise düzen, bireyin düşünsel (ya da etik) gelişimine değil, inancın yasaklayıcı gücüne dayanır. kişi cehennem (ya da allah) korkusuyla günah işlememeye çalışır ama iç dünyasında o ahlaki ilkeye sahip değildir. yasa ya da kutsal ortadan kalktığında aynı kişi şiddet, istismar ya da hırsızlık gibi suçlara kolayca yönelebilir. 

batıdaki sistemsel ahlak da benzer biçimde işler. kişi suç işlemez çünkü yasa korkusu vardır, yakalanma endişesi vardır, itibar kaybetme riski vardır. ama sistem devre dışı kaldığında ne doğunun inançlısı ne batının sistem insanı masum kalamaz. bu nedenle gerçek ahlak, ne bilinen dinlerle ne yasa ile sağlanabilir. gerçek ahlak, insanın içsel dönüşümünün pozitif çıktısıdır. kimsenin görmediği anda da evrensel doğruyu yapabilmektir.

aylan bebek kıyıya vurduğunda dünya bir çocuk değil, kendi vicdanını kaybetti. 


ne doğunun dindar halkları ne batının özgür bireyleri bu ölüme (basına yansıyan ve yansımayan bunun gibi onlarcasına) dur diyemedi. insanlar birkaç gün üzülüp sonra hayatlarına devam etti. çünkü insanlık suç işleyeni değil, suça alışanı doğurdu. suça göz yummak suça iştiraktir. sessizlik de taş atmaktır yani...

o, bütün sistemlerin, bütün ideolojilerin, bütün yasaların, bütün dinlerin, bütün kültürlerin "insanı yaşatmak" gibi en temel ilkeyi unuttuğunun resmidir.

doğu zaten çoğu zaman suçun örtüsünü inançla örmeye çalışır; ama batı, en tehlikeli olanı yapar; kendi suskunluğunu "medeniyet" kılıfıyla meşrulaştırır. 

aylan bebek (ve daha onlarcası), bombadan değil; düzenin, çıkarların, sınırların, göz yummaların, "bana dokunmayan yılan" felsefesinin sonucunda öldü. ve ne acıdır ki, insanlar o gün üzülüp aynı günün akşamında dizisini izlemeye, yemeğini yemeye, sosyal medyada eğlenmeye devam etti. yani insanlık, göz göre göre bir çocuğun ölümünü "hissedemeyecek" kadar körleşmişti.

doğunun suskunluğu, batının ilgisizliği, medeniyetin ikiyüzlülüğü, sistemlerin kibri, halkların duyarsızlığı o küçücük bedende somutlaştı.

doğunun zayıflığı artık saklanamaz bir çıplaklıkla ortada. ama asıl tehlikeli olan, batının güçlü bir yasa ya da sistem olmadığında aslında aynı içgüdülerle hareket ettiğinin hala yeterince fark edilmemesidir. 


yani batının "medeni insan"ı, sistem dışında kaldığında en az doğunun (hatta daha fazla) "inançlı insanı" kadar zalim, çıkarcı ve kayıtsız olabilir.

işte bu yüzden aylan bebek sadece bir kurban değil; bir aynadır.

ve bu ayna, bugün hala bize şunu fısıldıyor;
hiçbirimiz taşı atacak kadar masum değiliz.


bütün dünya bu çocuklar ve benzeri onlarcasına sadece seyirci, hatta gülüp eğlenmeye devam ediyor. oysa şu an insanlığın gülüp eğlenmeye hakkı olup olmadığı tartışılır... 

batı'nın ekonomik gücü, sıkça öne sürüldüğü gibi sadece sanayi devrimiyle, bilimsel gelişmelerle ya da çalışkanlıkla açıklanamaz. avrupa'nın bugünkü refahının temeli, asırlar süren sömürgecilik tarihine, yani başka halkların emeği, yeraltı kaynakları ve yaşamlarının sistematik olarak gasp edilmesine dayanır. afrika'nın elmasları, altınları, hindistan'ın pamuğu, orta doğu'nun petrolü, latin amerika'nın tarım ürünleri, bu coğrafyalarda yaşayanların ihtiyaçları gözetilmeden batıya akıtılmıştır. sömürü düzeni, sadece geçmişin utancı değil, bugünün konforunun kaynağıdır. bu anlamda, batı insanı o elmasla süslenmiş yüzüğü takarken, petrolle çalışan arabasına binerken veya elektronik cihazlarında nadir metallerin izini taşırken, aslında başka coğrafyalarda dökülen kanın, çalınan hayatların payını taşır. 

"kanlı elmas" filmi bir semboldür; ama bu sembol, batının kollektif günahını anlatmak için yeterli bile değildir. çünkü mesele sadece elmas değildir; mesele sistemin kendisidir. ve bu sistem devam etmektedir. bu tablo karşısında sessiz kalmak, taşı atmamak değil, taşı çoktan atmış olmaktır. çünkü susmak da iştiraktir.

aynı çarpıklık doğu toplumlarında da geçerlidir. bizim kendi tarihimiz de masum değildir. osmanlı devleti, yüzyıllar boyunca, hem içeride hem dışarıda farklı inançlardan, düşüncelerden, halklardan binlerce insanı katletti. tek bir merkezden yönetilen, farklılıkları bastıran, kendinden olmayanı tehdit olarak gören bir siyasi akıl vardı. çocukların bile idam edildiği, mezhep farkı nedeniyle insanların diri diri yakıldığı, muhaliflerin işkencelerle susturulduğu dönemler sadece istisna değil, düzenin parçasıydı. ve bu düzenin bakiyeleri üzerine inşa edilen modern türkiye cumhuriyeti de, her ne kadar modernleşme iddiasında olsa da, bu geçmişin izlerini taşır. kuruluş süreci de dahil olmak üzere, farklı etnik kimliklerin bastırıldığı, ideolojik muhaliflerin darağaçlarında sallandırıldığı, düşüncenin suç, sorgulamanın tehdit olarak görüldüğü dönemler yaşanmıştır. bu yapılar üzerinden inşa edilen ekonomik, kültürel ve siyasi konforlar bugün hala sürmektedir. ve bu konforlardan herkes bir şekilde payını almaktadır. bu nedenle, geçmişte yapılanların bedelini sadece yapanlar değil, sürdürenler, ses etmeyenler, inkar edenler de taşır. kimse, "ben yapmadım" diyerek sıyrılamaz; çünkü sürdürülen her şeyde bir rıza payı, bir faydalanma iz düşümü vardır.

dünyanın bugünkü hali de bu yapının devamıdır. ortadoğuda, amerika'nın veya israil'in gerçekleştirdiği bombardımanlarda ölen çocuklar, kadınlar, siviller… 


bu olayların ahlaki analizine girmeye bile gerek yok; çünkü bir çocuğun ölümü, nedeni ne olursa olsun, tüm gerekçeleri geçersiz kılar. ama dünya sessiz. neden? çünkü çıkarlar sessizliği doğurur. 

enerji anlaşmaları, askeri dengeler, siyasi hesaplar, ekonomik korkular. dünyanın çoğu insanı bu ölümleri sadece haber olarak izliyor, üzülse bile hayatına devam ediyor. çünkü ölen başkasıdır. ama tam da burada suç başlar. suç, sadece tetiği çekenin değildir; sessiz kalanındır, ekran karşısında gözyaşı döküp hiçbir şey yapmayanındır, bu sistemin devam etmesine onay veren herkesindir.

ve böylece şu çok netleşir; suç, sadece yasa ihlali değildir. suç, bir hakikati bile bile görmezden gelmektir. bir çocuğun göz göre göre açlıktan ölmesine seyirci kalmak da suçtur. tarihte yapılan zulümleri, sırf kendi kimliğine ya da inancına uygun diye meşrulaştırmak da suçtur. işine geldiğinde eleştirip, işine gelmediğinde susmak da suçtur. bir insanı ya da topluluğu kendi günahlarından azade sanmak, o insanları taşı atmaya yetkili görmek en büyük yanılgıdır.

ve nihayet; bu dünya üzerinde yaşayan hiçbir birey, hiçbir toplum, hiçbir uygarlık, hiçbir inanç, hiçbir sistem günahsız değildir. bu nedenle kimse taşı atacak konumda değildir. çünkü herkes bu düzenin ya devam ettiricisidir, ya faydalanıcısı, ya da sessiz tanığı. taşı eline almamak, sadece onu atmamakla değil; kendini görmeye, geçmişiyle yüzleşmeye, başkasını anlamaya ve adaleti yeniden kurmaya istekli olmakla mümkündür. aksi halde taş çoktan atılmış olur.

ilk taşı günahsız olan atsın sözü bu yüzden yalnızca bireye değil, kültürlere, devletlere, sistemlere ve tüm insanlığa yöneltilmiş bir aynadır. ve bu aynada şimdiye dek kimse masum görünmemiştir. 

dahası, sadece taşı atmamak değil, taşı neden almak istediğini fark etmek gerekir. belki de en büyük günah, çoğu zaman işlenen değil, görmezden gelinendir...

ironik biçimde kendi günahlarını unutan kişi, başkasının günahını gündem etmeyi adalet sanır. 

dahası, kendi karanlığını görmeyen insanın, başkasının gölgesini yargılaması çelişkidir; dolayısı ile haksızlık... 

not; ortadoğu ve batı kavramları özünde suni kavramlardır. tunus, cezayir, fas bir çok avrupa ülkesinin (yunanistan, italya, letonya, finlandiya, almanya, isveç, vs) batısındadır aslında. 


muhtemelen, ortadoğu kavramı bir amaç için bir kesim insanı etiketlemek- tahkir etmek için için bilinçli üretilmiştir. burada anlaşılır olmak için bu kavramları zorunlu olarak kullanmak durumunda kaldım. itibar ediyor değilim... 


yalakalık üzerine...

yalakalık genelde ahlaki bir kusur olarak algılanır. sanki kişinin karakterindeki bir zayıflıktan doğuyormuş gibi.  fakat mesele...